8 Haziran 2014 Pazar

Düşünmek Zorundayız!

Hayat diye anlattıkları bize sadece koca bir yalandı.

Asıl var olan her gün sabah kalktığında verdiğin ekmek mücadelesiydi, var olma mücadelesiydi.

Süslenmiş, gizlenmiş, üstü örtülmüş, simülakrlarla bezenmiş, kurulmuş ve aslında var olan vahşi bir hayattı yaşanan sadece.

Kurgu öylesine derindi ki her ne yöne adım atarsak atalım önceden yazılmış senaryoyu oynamaya devam ediyorduk.

Reddetmek gerekiyordu, sorunlara çözüm aramak yerine. Asıl olanın kurgulanmış sorunlar ve kurgulanmış hayat olduğunu anlayabilir ve bunu reddedebilirsek o zaman gerçek çözümü üretmiş olacaktık. Varmak istediğimiz yere o zaman varacak, sorunlara çözümü bulmuş olacaktık.

Gerisi bir paradoks olarak kalmaya ve anlamak için bir hayatımız boyunca uğraşsakta kafa karışıklığımızdan beslenen ve her defasında büyüyen mesajlardan başka bir anlam ifade etmeyecekti.

Anlayamadık. Belki anlar gibi yaptık kimi zaman da. Kavramış gibi yapsakta, kavranan ve sorunlarla sarılan hep yine bizdik. Sorun bizdik, çözüm bulmaya çalışmamızdı. Sorun bize öğretilen ve dayatılan herşeydi. 

Bütün bunlar bize öğretilmemiş olsaydı sorunu gerçete görebilecek ve çözümü o an ortaya koyabilecektik. 

Eğer gerçekten istiyorsak, insanlığımızın üstündeki bu asalak duygulardan ve ölü topraktan kurtulmasını;

Düşünmeliydik! 

Düşünmeliyiz!

Düşünmek zorundayız!

22 Nisan 2014 Salı

Fosforlu Tokat

Hayatımda ilk kez bir fosforlu kalemim olmuştu ilkokul 5. sınıfta. Ertesi gün ki heyecanla kullanacağım dersi iple çekiyordum. Sabah oldu, güneş daha da parlaktı sanki, çiçekler daha da güzel kokuyordu, çimenler daha yeşildi, ve bahar daha da bir güzeldi. Ilk kez yeni ve kullanılmamış bir fosforlu kalemim vardı. Bana aitti.

Sınıfıma gittiğimde öğtretmenimizin gelmeyeceği ve o günlük diğer sınıfta oturacağımız söylendiğinde öğretmenimin hastalığı için üzülmüş daha o anda özlemiştim.

2. Teneffüste annem ve kuzeni beni ve kuzenin kızını ziyarete gelmişlerdi. Kızı fosforlu kalem almasını söylediğinde kuzen nasıl olduğunu sordu. Bende heyecanla ben göstereyim benim var diyerek koridordan sınıfa koşup bir çırpıda kalemi alıp gösterdim.

Zil çaldı ve sınıfa döndük. Sıralarda 3'er çanta sahiplerini bekliyordu. Hasretimizi giderdik ve 3 çocuk bu gün yetişkin olarak oturamadığım sıraya oturduk. Teneffüste sınıfta oturan ve işlerini yapan komşu öğretmenin sesi duyuldu;

Teneffüste sınıfta koşanlar, yaramazlık yapanlar...

Bir anda kendi adımı duyunca koridordaki anneme ve kuzenine mutlulukla bakar haldeyken  şaşırmıştım.

Kalktık, tebeşire doymuş tahtanın önüne dizildik. Sıra bana geldi. Tokatı yediğim anda annemin içinde bir sızı oluşmuş ama sesini çıkaramamış, gözleri dolmuş sessizce kuzenine dönmüş çaresizce gözlerine bakıyordu. Kuzen de sesini çıkaramamıştı. O da çaresiz ve içine oturan ağır bir acıyla annemin bakışlarına karşılık veriyordu.

Hayatımda tokadını yemediğim annemin önünde öyle okkalı bir tokat yedim ki, bu tokatı ve onun anneme hissettirdiği acıyı gördüğüm yüzünü ömrüm boyunca unutamayacağım.

Bu gün olsa o öğretmen ne bana ne de benim gözümün önünde hiç bir çocuğa dokunamaz.

Ama o gün yemiştim tokatı.

Suç muydu sınıfta heyecanla koşmak? Ya da yaramazlık yaptığı söylenen arkadaşların yaptığı yaramazlık ne olabilirdi ki.

Biz çocuktuk. Çocuk ne suç işleyebilirdi ki? Kabahati ne olabilirdi?

Tek suçu çocuk olmaktı.

O gün anlamıştım ki hayat çocuklara da acımıyordu.