5 Aralık 2012 Çarşamba

2012, Neden Takvimin Son Yılı?

Maya uygarlığı Kolomb öncesi bir orta amerika uygarlığıdır. Eski mayalar astronomi, matematik, mimari, ve sanat gibi birçok alan da ileri bir uygarlık düzeyindeydiler. Astronomi ve matematikte ki ilerlemeleri kendi takvimlerine sahip olacak ve gelecekle ilgili günleri hesaplama yapabilecek düzeye getirmişti onları.

Mayalar bizim bu gün kullandığımız gibi bir sayı düzeni kullanıyorlardı. Ama onlar 10'luk sayı düzeni yerine 20'lik sayı düzeni kullanıyorlardı. İki adet takvimleri vardı.

Tazolkin (Tzolkin, Günsayımı) Takvimi

Kullandıkları ilk takvimdi. "Kutsal takvim" olarak bilinir ve 20'şer günlük 13 aydan oluşuyordu. 13 Rakam ve 20 isimden oluşan kombinasyonları içerir ve toplam da bir yılı 260 gün olarak ölçerdi.

Bu takvim uzun çağlar yer almakla birlikte, kişinin karakter özelliklerini şekillendiren beş temel döngü içeriyordu. Bunlar;
-20 ayrı günden oluşan burçlar (ejderha, hava, gece, mısır, yılan, baykuş, geyik, tavşan, su, köpek, maymun, diş, saz, jaguar, kartal, akbaba, güç, bıçak, fırtına, yönetici.)
-13 günden oluşan 20 günlük tekrarlar,
-9 günlük gece yöneticileri,
-52 yıllık döngülerden oluşan yıllar,
-Venüs döngülerinden 4 ana dönem.

Tzolkin takvimi; törensel nedenlerle kullanılan 20 günden 13 zaman aralığına ayrılmıştı. 260 Gün de tam bir devir kat ediyordu. Bu döngünün tam olarak neye denk geldiği bilinmemekle birlikte 263 günlük Venüs dönencesi ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir.

İşte mayaların efsanevi "long count" yani "uzun sayım" dediği süreç 13 baktuna eşittir(1.872.000 gün = 5125,36 güneş yılı). Maya tarihinde"başlangıcı" olarak belirlenmiş nokta bilinmezse yukarıda ki hesap da yapılamaz. Bizim takvim sistemimize göre başlangıç noktası Hz. İsa'nın doğum yılı kabul edilir. Biz bu yılı Gregoryen takvimiz de "0" olarak kabul eder ve öncesini, sonrasını buna göre hesaplarız. Mayalarda da bu tarihin başlangıcı, 0.0.0.0.0 günü olmalıdır, yani herşeyin başlangıç noktası.

Arkeolojik bulgular ve karbon-14 yöntemi ile yapım tarihi bizim takvimimize göre büyük bir kesinlikle belirlenen bir kaç tapınakta( Izapa, Chichen Itza ve Monte Alban'da) Maya rahiplerinin, yapılış tarihini belgeleyen uzun sayım tarihleri de bulunmuş ve yanılma payıyla birlikte M.Ö. 11 Ağustos 3114 tarihi, 0.0.0.0.0. noktası olarak tespit edilmiştir. Buna göre takvimin 13.0.0.0.0 tarihini gösterdiği gün Venüs döngüsü 4. kez tamamlanmış olacak. Takvim 1 döngüye göre düzenlendiği ve 4 döngü ön gördüğü için de tarihin biteceği, takvimin sonunun geldiği düşünülmektedir.

Haab Takvimi

"Haab" adını taşıyan bir ikinci takvim, bu gün bizim kullandığımız güneş takvimine çok benzerdir ve yine20'şer günlük 18 aydan oluşur. "Uinal" olarak adlandırılan bu 20 günlük ayların toplamı, 360 gün yapar ve Maya zaman ölçümünde buna "Tun" adı verilir. Normal güneş yılı için gerekli olan 5 artık gün, 5 tanrının adıyla "Tun"a eklenir. (360+5=365)

Eski mısır ve Sümer uygarlıkları da benzer takvimler kullanmaktadır. Bu da her üç uygarlığın ortak noktaları olduğunu göstermektedir. Bu takvimde bu aşamadan sonra her şey, 20'nin katları olacak şekilde 20 tun = 1 katun ve 20 katun = 1 baktun olacak şekilde 144000 güne eşittir. İşte mayaların bu efsanevi takvimi 13 baktun, yani 1872000 güne sahip olan çok ayrıntılı bir takvim sistemidir. Gösterimde 5 ondalık sistemine benzer şekilde anlatılır. Gösterimi ise bizim 3 bölümlü sistemimizin 5 bölümlüsü gibiydi: 12.09.2009 (2009. yıl, 9. ay, 12. gün) gibi. 5.3.1.5.14 (5.baktun, 3. katun, 1. tun, 5. ay, 14. gün) şeklindeydi.
Örn. 12.5.2.1.1 gibi. İşte bu takvimin son günü 13.0.0.0.0 olan tarih, 21 aralık 2012 yılı cumaya denk gelmektedir.

Gün sayısıİsmi
1Kin
20Uinal
360Tun
7200Katun
144000Baktun

Haab ve Tzolkin, tarihleri itibarıyla birbirleriyle yıl dönencesi olarak uyuşmamakla birlikte, bir şekilde bu takvimler karşılaştırıldığında 52 yıllık dönencelerde, her ikisi de belli bir günü işaret etmektedir.

Her iki döngünün gün sayıları ancak 52 Güneş yılı sonra eşitlenir. Tzolkin ile Haab'ın bitişleri aynı güne denk gelir. Yani, Tzolkin'e göre 13 Ahau gününde, Haab da sona ermiştir. Mayaların karmaşık zaman hesaplama yöntemi varsayılan bir sabit noktadan ileri sayarak 20 tabanlı bir sistem ile 1, 20, 360, 7200 ve 144000 gün aralıklarını ifade etmeye dayanır. (Bu tür hesaplamalara Klasik Öncesi Dönem'in sonlarına ait oyma taş anıtlarda rastlanmaktadır. Bunlar Klasik Dönem anıtları ile beraber ovalık bölgelerde oldukça yaygındır.)

Mayalar, ayları "Yeni güneş""köpek""kara fırtına""yeşil fırtına""ekim mevsimi""tahıl ambarı""su"gibi isimlerle adlandırmışlardı.

Mayalar, Güneş yılını 365,2420 olarak belirlemişlerdi; modern astronomiye göreyse güneş yılı tam olarak 365,2422 gündür. Yani dakika ve saniye gibi zaman ölçülerinden yoksun olduğu varsayılan Mayalar'ın hesabı ile modern astronominin hesabı arasındaki yıllık fark yalnızca 17 saniye idi.

Dinsel takvim (Tzolkin), 260 (20×13), güneş takvimi ise 365 günden (kin) oluşuyordu. 365 günlük güneş yılını 20 günlük 18 ayın sonunda, eski Mısırlılar ve Yunanlılar'daki epagomenayı andırır tarzda, yaptıkları beş günlük ilaveyle elde ederlerdi ki, buna bu yüzden “muğlak yıl” da denir. Her iki takvim için 18.980 günlük bir periyot sonunda, yani 365 günlük 52 yıl veya 260 günlük 73 yıl sonra bir çakışma söz konusuydu, bu periyot 52 “muğlak yıl” olarak belirtilir.

Mayalar her güne ‘kin' adını vermişlerdir ve kuşkusuz ‘kin'den türeyen diğer zaman birimleri de var. 20 Kin, 1 Vinal (ay); 18 Vinal yani 360 Kin 1 Tun (yıl), 20 Tun 1 Katun, 20 Katun da 1 Baktun eder. Bu hesaplandığında, Maya takviminin çağları organize eden özellikleri olduğu görülür. 1 Baktun, 144.000 gün, bir başka deyişle 394.25 güneş yılı etmektedir. Mayalar yukarıda da gördüğünüz gibi 20'lik sistem kullanmışlardır. 20 Aralık 2012 tarihi, 13'üncü Baktunun yani 13394.25 yılın sonudur. Bu da toplamda 5.125 yıldan fazladır. Mayalar söz konusu 5.125 yılı ‘bir galaktik gün' olarak değerlendirmişler, bunu Venüs'ün beş köşeli döngüsünden hareketle, beşle çarparak ‘Büyük 25.625 Yılı' elde etmişlerdir.

Bu belirtilen tarih, kış gün dönümüne denk geldiği 144.000 sayısını içerdiği için (Uzun Vadeli Takvim'deki günlerin alt parçalara ayrılması sonucu ortaya çıkan bu sayı Yeni Ahit-Vahiy Kitabı'nda açıkça görüldüğü için) komplo teorisyenleri her şeyi bırakıp dünyanın sonunun geldiği, galaktik felaketlerin yaşanacağı, bilinçlerin şekil değiştireceği, iddialarıyla yuvalarından çıktılarsa da gerçek, aslında, bu tarihin Mayalılar için bir dönemin sonu/başlangıcı olarak kutlama sebebi olması idi.


«Mühürlenmiş olanların sayısını işittim. İsrailoğulları'nın bütün oymaklarından 144 000 kişi mühürlenmişti» (İncil, Vahiy 7:4)
«Sonra Kuzu'nun Siyon Dağı'nda durduğunu gördüm. O'nunla birlikte 144 000 kişi vardı. Alınlarında kendisinin ve Babası'nın adları yazılıydı.» (İncil, Vahiy 14:1)
«Bu 144 000 kişi, tahtın önünde, dört yaratığın ve ihtiyarların önünde yeni bir ezgi söylüyordu. Yeryüzünden satın alınmış olan bu kişilerden başka kimse o ezgiyi öğrenemedi.» (İncil, Vahiy 14:3)
«Melek surları da ölçtü. Kullandığı insan ölçüsüne göre 144 arşındı.» (İncil, Vahiy 21:17)[17]

2012, Neden Takvimin Son Yılı?


Mayalara göre her on üç baktunda yani 1.872.000 günde bir çağ değiştiriyoruz. Daha önce dört kere çağ atlanmış ve her çağ değişiminde insanoğlu, ruhsal açıdan gerilemiş. Her atlayışta daha da kabalaşmış ve dördüncünün sonunda tam bir dip yapmış. Bu yüzden onlara göre 2012'de gerçekleşeceğini düşündükleri bu “Beşinci Çağ Atlaması”nda dünya ters dönecek, ve insanlık yeniden yükselişe geçecek. Çeşitli dinleri incelediğimizde; bazıları, bundan “Altın Çağ”“Nirvana” ya da “vaat edilen cennet” diye bahsediyor. Ayrıca bahsedilen "Beşinci Çağ", son çağ olacak, çünkü Maya Takvimi, 2012'de sona eriyor ve sonrası için hiçbir takvim bulunamadı.

21 Aralık 2012 Yani 13.0.0.0.0 Günü Neler Olacak?


Mayaların takvimine göre her 1.872.000 günde bir çağ değiştiriliyor. Meşhur cuma, Kıyametin cuma günü kopacağı söylenmektedir ya işte size bir cuma. Daha önce 4 kere 1.872.000 günlük çağ atlatılmış ve 5. sonuncu çağ atlayışı (sonuncu çağ diyorum çünkü maya takvimi tam burada bitmekte) sona ermekte ve sonrası için bir takvim vermemektedir. Bilim adamlarının incelemeleri sonucu dünyada daha önce 4 kere manyetik kutup kayması olduğunu bulmuşlardır. 4. dönemde pusulanın kuzey ibresi, güneyi gösteriyordu. 3 dönemde yine kuzeyi, 2 dönemde yine güneyi. Bu şekilde manyetik takla krizi yaşanmaktadır. Bununla ilgili bir belgesel, DISCOVERY kanalında da gösterilmiştir. Bilim adamları, bu manyetik değişikliklerle beraber tufanlar, kuraklıklar gibi doğal afetlerin de yaşandığını ve yaşanacağını söylemektedir. . Hatta bazıları 2012'ye “Beşinci kutupsal kayma” adını veriyor.

Yapılan diğer araştırmaların sonucunda ise varılan kanı, şu anda da Dünya'nın manyetik alanında büyük bir değişim olduğu ve bu manyetik değişimin sebebinin Güneş'te meydana gelen değişimler olduğudur. 

Ünlü bir astro-fizikçi olan Cottorel, bir maya kentinde bulunan mezar taşının kapağının üzerindeki şekilleri inceleyerek ortaya bir jaguar ve bunun üzerinde de bir yarasa sembolünün ortaya çıktığını keşfetti. Bu sembollerin bulmak Cotterel'i şaşkına çevirmişti. Çünkü Mayalar'ın yazıtlarını incelediğimizde, jaguarın beşinci çağı, yarasanın ise ölümü sembolize ettiği anlaşılmaktaydı! Ayrıca kapağın üzerinde açıkça görülen "Güneş Haçı" motifinin üzerindeki çizgiler ise Güneş'in manyetik çizgileriydi. Bu da Mayalar'ın mesajıydı:

“Yaşanacak trajedinin sebebi Güneş'te meydana gelecek olan manyetik değişimlerdir!”

Mayaların bu mesajının keşfinden sonra; olayla ilgilenenler, ikiye bölündü: Hala 2012'yi bir yükseliş olarak görenler ve Mayalar'ın bahsettiği “yükseliş”in tasavvufi açıdan bir yükseliş yani ahiret, 2012'nin ise kıyamet olduğuna inananlar…


Asıl soru şu olmalı; 2012 Maya Takviminin son yılı mı? Yoksa bir kutup kayması yaşanacak? Takvim bu kutup kaymasını bilip de zamanını mı işaret ediyor, ya da yeni bir döneme yani çağa girilecek tarihi mi gösteriyor? Bu yeni çağ geçmişte yaşanan ve başarısızlıklarla dolu, son çağla birlikte dibe vuran 4 çağın bitip yerine başarılı bir çağın geleceğinin mi müjdecisi yoksa? Belki de bir çağ değil 4 başarılı çağ gelecek, sonra 4 başarısız ve tekrar 4 başarılı çağ şeklinde süreç devam edecek. 

Kim bilir mayalardan başka!

Mayalar da mı kutup kayması sonucu yok oldu acaba!

28 Kasım 2012 Çarşamba

Bazen, İstemek İstiyorum.

Yitmek istiyorum, gitmek,
Uçmak istiyorum, göçmek
Kurtulmak istiyorum, kaçmak,
Yürümek istiyorum, kaybolmak

Sevgi istiyorum, kirletilmemiş,
Sevda istiyorum, kullanılmamış
Mutluluk istiyorum, sömürülmemiş,
İyilik istiyorum, esirgenmemiş,

Aydınlık istiyorum, karartılmamış,
Vicdan istiyorum, kaybolmamış
Eşitlik istiyorum, sınıflanmamış,
Özgürlük istiyorum, ezilmemiş,

Hoşgörü istiyorum, doygunluk, tokluk, ariflik.

23 Kasım 2012 Cuma

Yumurta mı? Karanfil mi?


Protesto; göreceli olarak bir olaya ve duruma karşı aksi yönde tepki göstermek olarak tanımlanmaktadır. Muhalif görüşlerin sözle ifade edilmesine ek olarak eylemlerle de desteklenerek toplumsallaştırılmasıyla da protesto desteklenmektedir. Aktivizmin bir yolu olan protesto ile düşünceyi daha güçlü bir şekilde ifade etme, sesini daha çok duyurabilme ve daha etkili bir karşı duruşun var olduğunu gösterme gerçekleştirilebilir.

Protestonun şekli ve şiddeti muhalif düşüncenin gücünün anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Peki ya muhalif düşüncenin içeriği ve amacı açısından protestonun şiddetli ve güçlü bir şekil de olması yarar sağlamakta mıdır? Protesto yöntemleri çoğu kez düşüncenin önüne geçebilmektedir. Herkes tarafından benimsenebilecek bir düşünce bile bazen yanlış protesto yöntemleri ile tepki toplamaktadır. İşte burada devreye terörizm girmektedir. Aslın da hangi davranışların terörizm olarak nitelendirilmesi gerektiği de tartışmalı bir konu olsa da, düşünceyi ifade edip düşüncenin gücünü gösterme ile protestonun şiddetini öne çıkarma arasında ki ince çizgiyi geçmemek gereklidir. Eylemler ve protestolar düşünce savunucuları tarafından özgürlük mücadelesi olarak nitelendirilebilirken karşı tarafın öne süreceği tez hazırdır; terörist eylemlerdir bunlar. Kişiler ise terörist olarak nitelendirilmektedirler nehrin karşı yakası tarafından. Peki o nehirde gemiler de olanlar, nehir üzerinde köprülerde olanlar, iki yaka da olup da karşı da olmak isteyenler, ve iki tarafta da tartışmayı uzaktan izleyip fikir sahibi olmak isteyenler ne düşünür bu çatışma le ilgili? Hangi düşünceyi benimsemeli, kendine yakın görüp önemsemeli? Özümseyeceği hangi düşünceyi desteklemeli? İşte asıl dikkatlerin toplanması gereken nokta burasıdır. Bu kesimlere düşünce akıllıca ifade edilebilir, gerçekliği, haklılığı ve doğruluğu anlatılabildiği zaman muhalif düşünce destekçi bulup hak ettiği değeri kazanacak ve görecektir. Eylemler haklı olunan durumlarda haksız görünmemek açsından mantıklı bir şekil de tanımlanmalı ve bu yönde bir yol haritası hazırlanmalıdır. Aksi taktir de çamurlu bir çukur içinde debelenip durmaktan başka bir işe yaramayacaktır protestoların gölgesinde kalan düşünceler.

Gelelim günümüzün en popüler protesto biçimi olan yumurta atma eylemlerine. İfade etmeye çalışılan düşünce perspektifin de bu eylem de çoğu kez düşüncenin önüne geçebilmektedir. Hele ki kapital düzen de ki var olma amacı kapitalizme hizmet olan medyanın yumurtalı protesto eylemlerini yansıtma tarzını da düşünecek olursak bu eylemler düşüncenin kat kat üstüne çıkmaktadır.
Peki yumurta yerine karanfil atabilsek nasıl olurdu tablo? Kirlenmezdi, en önemlisi de işte bu. Düşüncemizi eylemin şekli ile kirletmemeliyiz. Karanfil atılırsa hem bir fiziki zarar vermez ve protestonun amacına gölge düşürmez hem de gerçekleştirilen eylem nedeniyle düşünce arka planda kalmaz ve yeri geldiğin de tepki de çekmez. Aksi takdir de eylemi bu olanın düşüncesini nasıl benimseyelim hatta anlamaya çalışalım denebilir.

Yumurtanın karşıdakini aşağılamak ve pisliğe bulamak gibi bir metaforu olduğu görülmekte. Bu eylem fiziki bir zarar verdiği için tepki toplamaktadır.  Aslında verilmek istenen zararın fiziki değil fikri olması gerekirken düşünceyi de karalamakta ve fikri çelişki yaratmaktadır. İyi bir şeyi kötü bir eylemle elde etmeye çalışmak oldukça çelişkili ve gayet de ironik bir durumdur. Yapılması gereken fikirleri aşağılamak ve o fikirleri pisliğe bulamaktır. Bu şekilde belki protestolar amacına ulaşabilir. Aksi taktir de orada ha yumurta atmışsın ha molotof kokteyli demezler mi adama. Yumurta atmanın bomba atmaktan farkı yoktur. Süreci çözümsüzlüğe itmekten başka bir işe yaramaz.

Protestomuzu da düşünce eksenin de yapabilirsek belki çatışmacı iletişim anlayışını da ortadan kaldırabiliriz. Bize tokat atana biz de tokat atarsak ne değişecek ki? Biz eğer bir karanfil uzatabilirsek o zaman işte protestonun yeni şekli daha fazla etkili olacak, daha fazla konuşulacak, tartışılacak ve böylece fikri protestoyu gerçekleştirmiş olacağız. Düşünce aydınlanması bu yeni adım ile diğer beyinlerde de ortaya çıkacak ve protesto amacına ulaşacak. Protestonun şekli taktir toplayacak, düşünce ön yargısız değerlendirilebilecek. Hak ettiği gibi değer gören düşünce kendine yeni beyinler de yaşama imkanı bulacak. Ortada duran en büyük sorun ön yargılardır. Ötekine giydirilen kalıplardan ötürü düşüncelere de ön yargıyla yaklaşılması zaten çözümsüzlüğün başlıca nedenidir. Tokat atan dan da farklı olacağız ki, muhalif düşünceye sahip olmamızın en büyük nedeni de zaten bizim karşımız da ki zihniyetten farklı olduğumuzu ve daha iyisini yapabileceğimizi düşünmemizden ileri gelmektedir. Gerçekten de onun gibi olursak düşünmenin ne anlamı kalırdı ki, zaten düşünememiş olurduk. Ayrıca onunla aynı kulvarda mücadele edeceksek bu tam da onun istediği bir şey olacaktır. Çünkü onu yaratan sistemin devamlılığını sağlamak için katkıda bulunacağız ve dolaylı olarak muhalif olduğumuz düşünceye hizmet edeceğiz. Değiştirmek istiyorsak ilk önce biz değişmeliyiz. Farklı bir düşünce yarattığımızı ve ortaya koyduğumuzu söylüyorsak önce biz farklı olmalıyız ki söylediklerimizin inandırıcılığı yüksek olsun. Değişerek meşru olmanın yollarını aramalıyız.

Şimdi sormak istiyorum; karanfil mi atalım yoksa yumurta mı? Daha da ilerisi hiç bir şey atmayalım konuşmayı, diyalog kurmayı mı deneyelim? İkinci basamağa adım atmak için ilk önce ilk basamağa adım atmalıyız ve çıkmalıyız, ikinci basamağa direk adım atacak ne gücümüz ne de bir demokrasi birikimimiz olmadığı için.

16 Kasım 2012 Cuma

Capital Media!

Medyanın özgürlüğü üzerine düşünüldü, tartışıldı ve konuşuldu, sonuç hep aynı. Değişen bir ey olmadı herkes kendi görüşünü söyledi ve savunmaya devam ediyor. Medya da büyümeye devam ediyor.

İTÜ de asistanların 50/d kadrosunun şartlarının değişmesi ile kadrodan ve işten çıkarılmaları medyada yeterince yer bulmadı. Yer bulabilen haberler ise oldukça rezalet denebilecek şekilde insanların haklarını elde etme mücadeleri gibi kutsal bir direnişle dalga geçmekteydi. Protestodan, alınan hakların geri istenemsinden ziyade haberde kampüs için de ki yeşil doğa örtüsünde bulunan bir kelebeğe dokunmak isteyen bir öğrencinin resmi direniş resmi olarak verildi. Kelebek görenleri büyülemiş. Ne kelebeği, belgesel mi çekiyorsunuz? Ya da üstlerinize çaktırmadan görüntüleri belgesel kanallarına mı satacaksınız? Asistanlar bu haber üzerine balonlardan kelebek kanatları takarak, hem bir gönderme yapmak istediler hem de, kelebekler direnişten ve haklardan önemliyse bizde kelebek olduk bizim sorunlarımıza da değinin demek istediler bir nevi.

Görüldüğü üzere kapitalin medyası hiç bir zaman gerçek ve doğruyu göstermedi ve de göstermeyecek de. Buradan genç gazeteci ve iletişimci arkadaşlarıma seslenmek istiyorum, bırakın bu yalanın doğrumu gerçek mi olduğunu. Siz gerçekten doğruları ve yalnız doğruları görün ve göstermeye çalışın.

İTÜ de haklarını arayan mağdur asistanların da dediği gibi direne direne bir gün mağdur insanlar kazanacaklar. Tek başına da değil hep beraber kazanacaklar. Hakların geri iadesi konusun da bir çözüm bulunmadığı taktirde bunun bu direniş günlerin de derin yaralar açacağı ve ülke genelindeki direnişle bütünleşerek bir gün daha büyüyeceği direnişin aşikardır. İTÜ de ki direnişi selamlamak ve haklarının bir an önce iade edilmesini istiyorum. Umarım özgür medyanın güçlü olduğu günler görürüz.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Medya Free?

İletişen Değil İleten Medya

İletişim kurabilmek ne kadar da kolaylaştı günümüz de. 14 milyar yaşında ki dünyamızı düşündüğümüzde çok değil yüz yıl öncesine gidildiğinde iletişimin zorlukları hakkında sayısızca şey söylenebilir. 20. yüzyılın başında sadece gazete ve radyo ile kısıtlı olan iletişim günümüzde televizyon, internet, bilgisayar ve bilişim teknolojilerinin gelişmesi ve yaygınlaşması ile akıl almaz derece de en ücra köşede ki insana bile ulaşmada dünya da büyük bir silah haline geldi. İletişim araçları doğası gereği etkili birer kodlama aracına dönüştü. Verilmek istenen mesajı kodlamak yeterli, toplumların kılcal damarlarına kadar işleyen taşeron düşünürler bu mesajları sağlam görünen ayaklar üzerine kuruyor gibi görünerek toplumu içten fethederler. Ama kurdukları ayaklar en ufak bir rüzgarda sallanmaktadır, ki etrafına rüzgar panelleri kurmak ile asıl olan ve kaçınılmaz olacak olan yıkımın yaklaştığını gizlemek isterler. Bazen ayakların etrafı o kadar güçlü kapatılır ki, ayak içeride çürüse ve çökse bile dışarıdaki makyaj asla orada bir ayak olmadığını göstermez bunu hep gizler.

Siyaset malumunuz, bir de siyasal iletişim vardır ki bu da günümüzün şartlarında ortaya çıkan yeni bir terimdir. Siyasal iletişim; siyasi amaçlar doğrultusun da kitleleri ikna etmek, desteklerini almak ve katılımlarını sağlamaya çalışmak uğraşının adıdır günümüzde. Siyasal iletişim kavramının siyasetin en sevdiği kelime olan propaganda kelimesini bile aşabilen bir derinliği vardır. Propaganda eti etme kavramı iken iletişim ise bir danışmanlık kavramı olarak daha kapsayıcı bir şekilde karşımıza çıkıyor. İletişim kitleleri daha fazla hedef alır ve etkiler hale geldi. Günümüzde iletişim araçlarının bu etkinliği ile tek yönlü propagandanın olması ve hala çalışabilmesi düşünülemez bir gerçekliktir. İletişim tek yönlü propaganda yerine karşılıklı diyaloğu çağrıştıran bir anlam içermektedir. Katılımcılık ve saydamlık günümüz siyasetinin vazgeçilmezleri olmuştur. Bu iki kavram eski siyasal eğilimlerin, tek tip ve dayatan anlayışın yerine karşılıklı diyalog halinde iletişilecek olanın talepleri doğrultusunda bir mesaj hazırlanması da yeterince sağlandığında başarıyı ve siyasetin kaybettiği değeri yeniden sağlayabilir.

Peki siyaset bunu nasıl yapar insanlar anlamadan? Siyaset iletişim silahını nasıl kullanır?
Güçlü olan siyaset de söz sahibi olanlardır, bu kesimler her alanda iktidara sahip olan kişilerdir, muhalefetin lideri bile güçlü olandır. Siyasal düşünce kendini hedef kitleye anlatabilmek için karşılıklı diyalog içinde olamayı, onların sorunlarını dinlediğini göstererek ortaya koymaktadır. Artık iletişim çift yönlüdür. Böylece daha etkili bir hale gelmektedir bilişim teknolojilerinde ki gelişmeler nedeniyle. Siyasal iletişim günümüz de etkinliği hiç tartışmasız derecede çok güçlü olan medyayı etkilemek ve mesajlarını bu yolla hedef kitleye ulaştırmak, etkilemek ve geri dönüş almak çabasındadır. Siyasal gruplar her alanda kendi hedef kitleleriyle katılımcı ve saydam bir iletişim kurmak çabasındadır ki siyasal güce sahip olabilsin. İleşim, kitleleri uyarmak için kullanılan araçların kullananlar tarafından gerçeğin değil de verilmek istenen mesajın nasıl iletişim araçlarıyla aktarılacağıyla ilgilenir. Gelelim medyaya, tabi ki güçlü olanın yumruğu altında ezilmemek için kendine söylenenleri verilen mesajları istenilen doğrultuda iletmek görevindedir medya. Medyanın görevi iletişim değil iletimdir. Medya var olan siyasi güçlerin etrafında nemalanmak istercesine kümelenmiş bulunmaktadır. İletim görevi olan medya iletişim olarak kendisini kullanmak isteyen duyarlı ve gerçeği ifade etmek isteyen düşünceleri de sindirmektedir.

Medya özgür müdür? Medya özgür olmak istemiyor ki medyanın görevi ve amacı verilen mesajı iletmektir, medya asla özgür olmak çabasında değildir ve doğası gereği bir özgürlük arayışında bulunması da görevi değildir, böyle bir arayış içinde olması da beklenmemelidir. Medya özgür olamaz, çünkü medya bir sermayenin sahip olduğu hazinedir, ve sermaye bu hazinesinin güç karşısında erimesini değil hatta daha fazla büyümesini istemektedir gücün yanında olarak. Tabi ki güç ekonomik güç ile çok yakından alakalıdır. Güç medyanın sahibi olan sermayenin kaynağıdır ve böyle bir kısır döngü var olduğu sürece medyanın özgür olmasını beklemek, ve asıl işi olan iletimden vazgeçmesini beklemek akıl dışı ve mantıksızdır.



16 Ekim 2012 Salı

Yuvayı Kapitalizm Yapar!

Maksimum düzensizlik, minimum enerji, atomun, bileşiklerin, maddelerin, ve doğanın kanunudur. Tabi ki insanlar da bu durumun kendilerini de etkilediğini bilmeden hayatlarında bu etki ile var olmaktadır ve yaşamaktadırlar. 

Kapitalizm için düzenli hayatları olan insanlar önemlidir, temeldir. Sistemin devamlılığı esastır, bunun sağlanması için ise toplumun yani kapitalizmin temeli olan aileyi önemser ve onun belirli kuralların düzenlediği şekilde var olması için çabalar. Bunun için ailenin toplumun temeli olduğuna vurgu yapılarak, aile kurumunun geliştirilmesi, ferah seviyeye ulaştırılması tavsiye edilir. Ailenin düzeni için de en önemli faktör her yerde sömürüldüğü gibi kadındır. "“Dişi kuş yapar yuvayı, içini, dışını sıvayı sıvayı”, "kadın aileyi çekip çevirir", “kadınsız ev olmaz” atasözleri de kadının aile için önemini göstermektedir. Ayrıca  “Onbeşindeki kız ya erdedir, ya yerde”, “demir tavında, dilber çağında” “kadının saçı uzun olur, aklı kısa” denilerek kadın evlenmeye genç yaşta zorlanmaktadır ve çocuk gelinler yaratılarak kadının sisteme baş kaldırması ağaç yaşken eğilir misali erken yaşta engellenmiş olmaktadır. Böylece ailenin temelleri sağlamlaştırılmaktadır.
 Aile Toplumun Temelidir her alan da bir zehir gibi insanların beynine enjekte edilmektedir. Toplumun sağlam olmasının amaçlanmasının nedeni ise kılcal damarlar gibi toplumun ve yaşamın her alanına giren kapitalizmin beslenme kanallarını güçlendirmek, ve ayaklarını sağlamlaştırarak yere sağlam basmasını sağlayarak küçük sarsıntılarda devrilmesini engellemektir. İnsanın doğasına aykırı olan düzen kurallar ile sağlamakta, yerine getirmeyenlere ise cezalar ve psikolojik baskılar uygulanmaktadır. İnsan düzenli hale getirilmeye çabalanmaktadır ve bu da kısmen başarılı olmuştur. Başarıya aile kavramı üzerinden ulaşmıştır kapitalizm.

Minimum enerjiye sahip olmak ve minimum sarfiyat insanın en sevdiği davranıştır. Kapitalizm ise temel sömürü kaynağı olan insan emeğine ihtiyaç duymakta ve minimum para ile maksimum iş elde ederek kendi kazancını, ve sömürüsünü artırmak istemektedir. Bunun için de insanların enerji harcamaları gerektiğini bilerek  insanları hareket etmeye davet ederek dinamik bir hayatın parçası yapmak ideolojisini taşımaktadır sömürücülük. "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" insanları durağanlıktan caydıran bir simülasyonun söylemidir. İnsan sürekli hareket etmelidir, kendini mutlu edecek unsurları elde etmek için sürekli çalışmalıdır, mutluluğun anahtarı çalışmaktan, çok çalışmaktan, daha çok çalışmaktan geçmektedir. Hep daha pahalı, daha lüks objeler üretilerek insan çabalayıp tam ulaşacakken mutluluğa asla ulaşamaz daha çok çalışmalıdır hep daha çok. Psikolojik savşla da insan hep bu yarış ve çaba içinde olmaya simüle edilmiş bir hayatla razı edilmek istenmektedir. Spor merkezleri, eğlence merkezleri, mutluluğun satılabileceği ve insanı harekete geçmeye zorlayacak restoranlar, kafeler, publar insanı çalışmak için tetikleyen önemli silahlardır. En önemli tetikleyiciler ise altın silahlar olarak bilinen kapitalizmin üç "F" sidir, "Futbol", "Finans" ve "Fuhuş".

10 Eylül 2012 Pazartesi

Black, White Future!

Gelecek Kara Olduğu Kadar Da Aktır

Şöyle geçmiş de ki tedirgin, endişeli ve umutlu küçüğe bir mektup yazılsa, hayallerinin ne kadarına ulaşabildiğini, endişe ve tedirginliklerinin yerli mi yoksa manasız mı olduğunu anlamak için, vereceği cevapların gerçekliği altında ezilmekten korkmadan küçük dünyanın beyin fırtınalarıyla gerçekten de ne kadar yüzleşilebilir ki?

Babaannesinin mutfağında mutlu bir öğle yemeğinden sonra otururken, raflardaki tabaklara bakarken, daha 6 yaşında bir çocuk, eğer o, küçüğün dünyasından giderse o tabaklar orada duracak mı, yoksa gelinler kaynananın o tabaklarını değiştirecek hatta kendi istedikleri tabakları dizmek için kavga bile edebilecek hale gelecekler mi diye soruyordu, ağlamaya başlamadan hemen önce kendi kendine. Bilinmeyen kap kara bir deniz misali gelecek ne kadar da korkunç bir hal alıyor küçücük bir çocuğun aklında, ilk düşüncelerinde.

 Peki küçük akılda yaratılan simülasyon gerçekten yaşanacak mıydı?

O gitmedi belki bu dünyadan ama o mutlu öğle yemeklerini yediği mutfağın yandığını duyduğun da ayrı bir üzüntü anılarını kaybetmenin verdiği bir hüzün kapladı içini. En azından kimseye bir şey olmamıştı, aile dayanışması acıları onarabilir, eskisi gibi olmasa da yitirilen maddi değerleri yerine koyabilirdi. Kaybedilen anıların yaşandığı ve yitirildiği yerde yeni mutlulukların yaşanması için ortak bir çaba ortaya koyulabilirdi. Eski artık geçmişte kalmış tarihin sayfalarına yazılmıştı. Ama yeni bir mutluluk dünyası inşa edilebilirdi ve bu gerekliydi. İnşa edilen yeni mutfakta yeni mutluluklar paylaşılacak belki eskiden daha mutlu anlar yaşanacak belki de eski anılar tazelenecek ve özlem duyulacaktı onlara yüreklerde. Her şeye rağmen hayat devam ediyor ve insan da yaşamın gereği olarak hayatına kaldığı yerden devam etmeliydi. Çocuğun kurduğu hayaller, çizdiği gelecek yolu bir yerlerde kıvrımlara uğruyor, bazen de kavşaklara uğruyor ve gelecekte hayal edilen üzüntüler bile yaşanamıyordu. Gelecek o kadar karanlıktı işte. Her an dışsal bir olay meydana gelebilir ve rutin hayatın dışına çıkılabilirdi bir anda. Gelecek geçmişte ne kadar bilinmez ve ön görülemezse şimdi de en az o kadar bilinmez ve ön görülemezdir. 

Çocuk olmak geleceği şekillendirmek için yetersiz gibi görünse de geleceği şekillendirmek asla mümkün olamaz. Her zaman bir etki olabilir ve her şey o an değişebilir. Ancak geçmişte yaşanan hatalardan ders alınarak bir takım genel çıkarımlar yapılabilir ama bu bir bireyin hayatı için geçerli olamayıp genel kavramlar için daha gerçekçi ve doğrudur. Bir bireyin Hayatında her an önüne çıkan, bir seçim yapmasını gerektiren sayısız yol vardır, her seçimi onun istekleri ile olsun olmasın geleceğini etkilemektedir, bu da çok doğaldır. Hayaller her zaman değişen hayat şartlarıyla değişmeye, doğru bir çizgi olmadığı için hayat farklı gelecekelr karşımıza devam ederek gerçekliğini yitirecektir. Ya hedefler!  Her ne kadar gelecek tahmin edilemez bir gerçeklik ise de, gelecek deki hedef edilen noktalara ulaşmak için gerekli tercihler doğru şekilde tespit edilebilirse hedefler de o kadar gerçekçi olabilir.

Hayallerle yüzleşmenin mümkün olmadığı görülüyor, peki hedeflerle yüzleşmeye hazır olunabilir mi?

Cevabı yazılabildiğinde hazır olunacak!..

3 Eylül 2012 Pazartesi

Sensizlik, Sessizlik!

Misafirlerin geleceğini duyarak yalnız kalmak isteyerek, pantolonunu geçirip cüzdanı, anahtarını ve arabanın anahtarını bir telaş alıp evi bir zorunlulukla terk etmiş, arabaya doğru hızlı adımlarla ilerlerken misafirlerin sitenin dışında eve doğru yürüdüklerini görerek, kendide anlamadığı bir hızla arabaya bindi. Arabayı çalıştırdı geri geri gelirken arabanın arkasında bulunan bebek arabasına çarpmamak için ani bir fren ile irkildi ve arabayı çok sıkışık şekilde park eden diğer abaların arasından tere yağından kıl çeker gibi çıkardı. Site Kapısına yönelen misafirlerden haberi olmamışcasına yoluna devam ederek son anda görmüş gibi selam vermeden devam etti yoluna. Nereye gideceğini ne yapacağını bilemiyordu.

Birasını alıp boğazı görebileceği neredeyse hayatının büyük bir kısmın da birasını yudumladığı manzaraya indi. Sessizdi o gece banklarda tek tük yer vardı. Her zaman oturduğu boğazı manzarayı kaplayan ağaçların arasından daha rahat gördüğü bölgede ki ilk bankların dolu olması nedeniyle onlara yakın olan bir banka oturdu. Düşündü ne yapsam acaba!

Telefonunu çıkardı facebook a girmeye karar verdi. Bir anda gelen mesajları görünce içinde bir kıpırtı oluştu. O mesajı onun attığını düşünmüyordu, herhangi bir arkadaşından geldiğini düşündüğü 3 mesajı açtığında onun cevabını gördü, bir heyecan, bir kıpırtı sardı bedenini. Hemen açtı okudu ve moralinin bozuk olduğunu yurt dışından geldiği ve ayrıca evini taşıdığı için canı sıkkın olduğunu yazdığını görünce önce üzüldü. Hemen cevap vermek üzüntüsünü paylaşmak istedi ama o an paylaşmak istediğini belirtirse onun yanlış anlayacağını, zaten ona olan ilgisinden dolayı bunu bir fırsat gibi göreceğini düşünerek senin istemeyeceğini biliyorum ama canın sıkılırsa ve ihtiyacın olursa yanındayım, bana ulaşabilirsin, zaten artık taşındığın için evlerimiz de yakın dedi ve cevabı beklemeye koyuldu ama beklediği mesaj bir türlü gelmiyordu.

Birası bitiyor, tuvalet ihtiyacı geliyordu. Ve önce kuzenine mesaj attı evin boşalıp boşalmadığını merak ediyordu. Kuzeni aradı bize geldiğini söylemişsin annene neden yalan söyledin gelmedin bize peki! dedi. Açıklama yaptıktan sonra evin boşaldığını kuzeninden öğrendi. Doğrulamak için babasını aradı o da komşuya gittiklerini evin boşaldığını misafirlerin gittiğini söyleyince rahatladı. Arabasına atladı. Evin yolunu tuttu. Bir an biten birası aklına geldi ve yoldan geri döndü bira almak için. Birasını aldıktan sonra tekrar evin yolunu tuttu.

Evine geldiğin de arabanın radyosundan yükselen türkülerin eksik olduğu sessizlik karşıladı kendisini. Bu sessizlikten kurtulmalıydı, hemen bilgisayarını açıp biraları dolaba doldurduktan sonra tuvalet ihtiyacını giderdi. Bedeninin rahatlaması, ruhunun  aç olduğunu hatırlattı ve ruhunu huzura kavuşturmak için türkülerine kavuşacağı bilgisayarına koştu. Türküleriyle hasret giderince birasını özlediğini fark etti, dolaptan buz gibi birasını aldı ve kaldığı yerden devam etmek için sandalyesini kendine doğru çevirip oturduğun da bir şeyi unuttuğunu fark etti. Acaba ondan bir mesaj var mıydı, bir cevap yazmış olabilir miydi? Telaşla baktı ama bir cevap olamadığını gördü. O an gecenin bütün karanşığı üzerine çökmüştü sanki. Türkülerin esiri olarak beklemeye beklese de beklediği mesaj bir türlü gelmiyordu. Ama yine de o güzel gözleri tekrar görmek için bekliyordu, bekleyecekti. Gece sona eriyordu, biralar bitiyor, türküler daha fazla etkiliyordu ama o mesaj bir türlü gelmiyordu, ama beklemeye devam ediyordu.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Bisikletli Akşam, Sahilde!


Umut Tükenmez, Özgürlüğe Hasret Varsa!

Sahil akşamları ayrı bir güzel sessiz, loş ve daha bir deniz kokulu. Spor yapmak için sahile inmiş bisiklete binen ve koşan, bir bankta sevgilisi yanında çekirdek çitlerken birasını yudumlayan, ve tabi ki kalbini kırdığı sevgilisinin gönlünü almaya çalışan aşık erkek, sahilin kenarına oturup ayaklarını denize uzatmış sevgilisi ile ve ona sarılmış bir daha bırakmak istemezcesine. Evet sahil, karanlık örtüsünün kaplaması ile daha bir güzel aşıkların, sevdalıların ilk aşkları ve sevgilisi olan İstanbul'da.




Spor yapan insanları görünce buruk bir sevinç kaplıyor insanın içini. Bisiklet yolu olmamasına rağmen bisikletliler, yürüyenlerin, tek tük de olsa mangal dumanları ve olta misineleri, kancaları arasında koşanlar... Yaşanan bütün hayal kırıklıkları, bütün üzüntü ve hüzünlere rağmen hayata tutunmaya çalışıyorlar, betonların kıyısında betonlar ile boğazın serin suları arasında kalan bazen daracık bazen de kazıklarla denize doğru genişletilmiş kaldırımlarda. İnsanların hayata tutunmalarını izlemek, küçük çocukların çoşku ile hayata ilk adımlarına tanık olmak ayrı bir güzel, ılık poyraz okşarken yaşlı yüzleri ve hala umutlu dolu bakarken boğaza yorgun gözler.


Hele bir de akşama, poyraza ve enfeksiyona yakalanmış boğaza rağmen yüzmeye can atan yürekleri görünce, Üzülmeli mi? Sevinmeli mi? bilemiyor insan! Kirlilik sararken bedenlerini, ve sağlıklarına neşter vururken sevinmemeli dense de, yüzerken ki coşkular ve çabalar, yüzmenin onlara verdiği doyasıya yaşadıkları özgürlük, ve denize ve boğaza sarılmaya olan tutkuları, yüreklerinin umutla dolu olduğu gerçeği okunurken bu mutlu anlardan mutlu ediyor insanı.






























18 Ağustos 2012 Cumartesi

Hüzün!

Neden duyguları vardır insanların, neden bu duyguların esiri olmak zorundadır ki insanlar!
Peki bu duyguların hapis edeni, hüzün, nedir bu hüzün? Neden en etkileyici olanıdır, en mutluyken bir anda yutar o mutlulukları da esiri eder insanı?

Yaşanmamışlar, yaşanamamışların oluşturduğu duygudur hüzün. İçilemeyen bir bardak çayda bazen ortaya çıkarken bazen de uzak kalınan gülüşlerin hatırlanmasıyla ortaya çıkar. Temel olgu sevilen ile, aşk duyulan ile yeterince mutlu olunamamayış ve yaşanan mutlulukların devam etmemesi bir anı olarak kalmasıdır. Yaşanmayacaktır o anılar, mutlu olunamayacaktır bir daha o anlar kadar. O mutluluklara özlemin adıdır hüzün işte. En zor eylem olan sevmenin bir etkisiyle oluştuğu için en etkili duygudur hüzün.

Yarası vardır her insanın, tekrar yeşerince adı hüzün olur, bu bazen bir melodide, bazen bir vapur seyahatinde bazen de bir bardak çayda can bulur, tekrar büyür ve esir eder yaralıyı. Esiri olmak anlaşıldığı gibi çok kolaydır, kurtulmak ise zor bu duygunun. Kurtulamazsın unutmaya çalışırsın, bastırırsın duygularını ama asla unutamazsın. Hatırlamayı ertelersin sadece.

Sevmek güzel olduğu kadar acı vericidir hüzün. Umarım hüzün esiri etmez diyemeyeceğim çünkü biliyorum herkesin tutsağı olduğu bir sevda vardır ve bu da onu gelecekte hüzünlendirecektir.

Bekli de hüzün yoktur, yeterince sevmezsin, mutlu olmazsın hüzünlenecek kadar. Ama diğer insanlar etkiler, onların hüznü kıskandırır, cezbeder ve tetikler insanı. Ama bunun bile olabilmesi için, hüzün duygusunu tadabilmek için bir malzeme gerekli. Ne az mutluluk, sevinç, ne de çok mutluluk, sevinç gerçeği değiştirmez. Hüzün elbet esir edecektir. Belki de bu duygudan tat almasını bilmek gerekir, o duyguyla anılarını tekrar yaşamak da insanı mutlu eder üzerken. Mutlu olur, çünkü mutlulukları ve sevinçleri hatırlar, hüzünlenir çünkü bir daha o anları yaşayamayacağını düşünmenin verdiği üzüntü boğar ve nefes almasını engeller insanın.

"Keşke o günler geri gelse, bir kez daha yaşasam o mutlulukları" Kaybedilen, belkide kıymeti bilinmeyenin değerini sonradan anlayanın sözleridir, her hüzünlü gibi. Anılar, mutluluk dolu anıların değeri bilinmeli onlar fütursuzca heba edilmeli her anı güzellikler ve mutluluklar için de yaşanmalı. Yaşanmalı ki bir gün, o günler hüzünle hatırlanabilmeli ve keşke daha mutlu olmak için elimden geleni yapsaydım denmemeli. Değeri ölçülemeyecek mutlulukların özlemi hüzün, geleceği şekillendirecek kararlarda yol göstermeli, mutlu olunabilecek yollarda yürünmeli...

16 Ağustos 2012 Perşembe

Tutsak Sevdam!

Öyle kızıyorum ki kendime sen benden gittin gideli. Bir başka nefes alıyorum bir başka bakıyorum dünyaya seni görünce, gözlerini görünce. Yüreğimden gelir bir heyecan durduramam, sığmaz bedenime, baktığımda her güzel gözlerine. Anladım bir ömrüm var bir defa yaşayacağım bu dünya da ve o zamanı sadece seninle, ellerini tutarak gözlerine bakarak, saçlarını okşayarak, kucağına sığınarak yaşamak istiyorum.

Sevmek en zor eylemdir, yaşamak en kolayıdır. Bir çift göze bakmak onları görmek ve onlarla yaşlanmak ölmek istiyorsun ama bu mümkün olmuyor, yanında, ama bir o kadar da uzak. Düşünelim dünya yuvarlak 1 cm yanında sevdiğin duruyor ama arkanı döndüğünde dünyanın çevresinden 1 cm daha kısa bir mesafede duruyor işte öyle bir şey aşk da. Hem yanında dokunabileceğim, görebileceğin kadar hem de uzak da asla erişemeyeceğin kadar.

Vurdun beni kirpiklerin ile ok misali, nasıl kaçabilir ki bu tutsak dünyanın en güzel varlığından, hele en değerlileri o gözlerden. Söyle bu kısa, bir anlık ömür de senden daha değerli biri yokken benim daha isteyebileceğim ne olabilir ki? Ne dünya servetleri ne de manevi hazlar senin yerini sala dolduramaz, saçının bir teline değmez bunların hepsi bile.

Sevincim, çocukluğumun en büyük sevdası futbol da ayakkabıları parçalarken aldığım tat nerede! Artık tadı kalmamışsa giderim bende bu elden, öyle bir giderim ki hem de, asla bırakamadan seni arkam da seni senle bırakarak giderim.

Aşktır gardiyanımız
Zordur Yolumuz
Artsa da hasretimiz
Tükenmez sevdamız!

Yüreğim tutsağındır
Kollarım kelepçeli,
Sevdan derindir
Ömrüm gözlerine bağlı!

Ben de ömrümü ikinci aşkıma devrime, mücadeleye, özgürlüğe, ezilenlerin haklarını savunmaya adarım!

14 Ağustos 2012 Salı

Kömür İnciler!..

Kalbime yalnızlık çöktüğü zaman türkülere teslim olurum o gözleri bana anımsatan ezgilere, melodilere, hem de her defasında. Her insan gibi ben de yalnızlığım dan kaçamayıp zoraki  baş başa kaldığımda, onu dinlemeyi tercih ederim. Üzer belki bir bakmışsın, bir de bakmışsın alıp götürmüş seni okyanusta bir kayığın içine, çölde bir kaktüs misali. Yüreğim sisli, gözlerim nemlidir ve ellerim bom boş. Tutunacak bir kürek bile yokken o kayıkta, aklımın tek sahibi oluyor tutulduğum gözler ve gülüşler. Dalgalar savurduğunda, alabora olmaya izin çıkmıyor tutsak aklımdan. Ben limanından uzakta küreksiz bir kayık, dalgaların arasında, okyanusun ortasında.

Hayatımın tek sayfalık yaprağına sadece adını yazdım gözyaşlarımın mürekkebiyle, yüreğimin duvarlarına sadece o gözleri kazıdım, dokunmak istediğim tek şey olan saçlarınla. Çöldeki kaktüs olup boğuluyorum sular içinde, kayık oluyorum okyanusta yanıyorum ateşler içinde, düşündüğüm  kömürden incileri.

Biliyor ne kadar yalan söylesem de gönül o gözler olmadan yaşayamayacağını, yürüse de bedenim, sağa sola çarparak dolaşsa da bir ölü gibi divane divane. Yaşamak ya da yaşamamak! İhtimal olsa da bırakıp gitmek ümitleri, her gün kavuşma ümidini tekrar tekrar yeşertmek için var olmaya devam etse de beden, yürek nefes alamayacak ta ki kavuşana dek.

Sıcak sıcak  bakıp bir kez daha eritecekleri mi yüreğimi, acaba!

28 Haziran 2012 Perşembe

KURTULUŞ olur mu?

AKP gibi halkın oyunu ve takdirini bu kadar kazanmış bir partinin geçmişte örnekleri yaşanan liderin partiyi bırakıp cumhurbaşkanı olmasıyla partinin dağılması tehlikesi ile karşı karşıya kalacağını beklemek ve düşünmek Hamlet'in söylediği ikilemden olmamayı seçen tembel ve korkak insanların  sahip olabileceği davranışlardır. Partinin sadece içinde bulunduğu konjektürel durumdan ziyade geleceğinin de planlandığının göstergesi  bu günün sansasyonu olarak ortaya atılan geçmişte planlandığı aşikar Numan Kurtulmuş Genel Başkanlığı olarak karşımıza çıkmaktadır.

AKP tüzüğünde milletvekili adayı olabilmenin tek sınırlandırması sadece 3 dönem aday olabilmektir. Günümüz AKP'sinin mevcut genel başkanı ve başbakan 3. dönem adayı olarak seçilmiş millet vekilidir. 3 Dönem milletvekilliği parti dinamizmini koruma gerekçesi olarak sunulsa da bunun da arkasında siyasi çıkar ve çekişmelerin olduğu düşünülmektedir. Numan Kurtulmuş isminin AKP den uzakta anılmasının ve halkın desteğini toplayacak eylemlerde bulunarak daha demokrat, halkın sorunlarına değinen, halka yakın, kimi zaman muhalif bir lider imajı oluşturmasının nedenini AKP'nin gelecek başkan adayı olarak lanse edilmesiyle görebiliriz. Mevcut AKP yönetiminin görev süresi tamamlandığında görevi devralacak yönetimin 3 dönem limitine takılmaması için böyle bir çözüm yolu üretildiğini düşünmek çok da kurnazlık gerektirebilecek bir eylem değildir.


AKP ne kadar düzenli, planlı, disiplinli, istikrarlı ve hırslı olduğunu bir daha ispatlamıştır. Oluşacak yeni yönetim belki de yeni AKP olarak sunulacak ve yapıldığı düşünülen hataların tekrarlanmayacağı halka idrak ettirilerek yeni parti simülasyonu oluşturulacaktır. Yeni kan yeni hedefler daha demokrat bir AKP profili aday olunacağı düşünülen Porf. Dr. Numan Kurtulmuş ile sağlanabileceğe benziyor. 


AKP geleceğin, partinin dağılmasını engelleyecek lideri  ve kurtuluşu olarak sayın Kurtulmuş'u görüyor. Numan Kurtulmuş genel başkan olur mu? Numan Kurtulmuş için AKP Genel Başkanı sıfatı uzak görünüyor gibi dursa da, ihtimal dahilindedir. AKP genel başakanı olduğun da parti için bir  Kurtuluş formülü olur mu? Kestirmek zor olsa da, yapılan bu kadar hatayı telafi etmesi için başkan adayının çok çalışması gerekecek ve sarf edeceği çabaya rağmen düzeltememe ihtimali de ufukta görünen bir olumsuzluk olarak karşısında kara bir duvar gibi duracak. Duvar yıkılır mı? bilinmez, ama bu süreçte başkan olduğu taktirde Kurtulmuş'un çok çalışması gerekecek. Ne diyelim, Hayırlı olsun mu!

7 Haziran 2012 Perşembe

Glass Full Not Empty!

Rodeo; cesaret, güç, çeviklik gerektiren zor bir spordur. Rodeo geleneksel bir spor olmadan önce hayvanları damgalamak için toplamak işlemidir, rodeo yıllar içinde gelenekselleşerek bir spor ve bir yarışmaya dönüşmüştür gerçek anlamının dışına çıkmış anlamını yitirmiştir, anayasa komisyonunun çabalarını bir rodeo düellosuna benzetmek de anlamı çarpıtmak ve içeriği yok saymaktır. Asıl odaklanılması gereken konu anayasanın içeriğidir, yapılırken oluştuğu düşünülen çekişmeler değil. Anayasanın yapılamayacağı alttan alttan bir mesaj olarak verilmek istenirken asıl ve önemli olan nokta olan anayasanın içeriği tartışma dışına çekilmek istenmektedir. Konu anayasanın bu komisyon ile yapılıp yapılamayacağı değil, anayasanın içeriği ve bu komisyonun desteklenerek ve toplumsal bir baskı ile özlenen, beklenen, ve istenen sivil anayasanın bu komisyona yaptırılması gereği ve verilmesi gereken çabalar olmalıdır. Söylemler anayasanın yapılamayacağı yönünde olmaktan ziyade, komisyonu anayasa yapmaya teşvik etmelidir, olumlu düşünce içermelidir, bardak boş değil dolu demelidir. Bu sporun sadece rakibinden daha fazla vahşi hayvan üzerinde durmak kısmıyla ilgilenmek sadece bu yönünü görüp yarış kısmını dile getirmek bardağın boş kısmını görmekten başka bir şey olamaz en iyi niyetli ifade ile. Siyasetin bir yarış olduğun doğruluğu kadar onu rodeo ile benzeştirerek siyaseti vahşi bir yarış gibi göstermek de o denli yanlıştır. Sayın Ali Sirmen 07.06.2012 Cumhuriyet Gazetesi köşesindeki yazısında pesimistik bir bakış açısıyla okurlarını beklentisizleştirmek amaçlı bir yazı kaleme almış diyerek anayasa komisyonunun sayın Sirmen'in düşündüğü gibi başarısız olmayacağına inanmak istiyorum. Komisyon anayasa yapamaz demek oyun bozuculuk yapmaya benziyor, bekleyelim görelim, yapmaları için destek verelim, bu komisyon bunu yapabilir diyerek cesaretlendirelim, onları bu konu da teşvik edelim, caydırmak yerine. Özgür, eşit ve sivil bir anayasayı bu ülkenin her vatandaşı anasının ak sütü gibi hak ediyor ve yıllardır da bekliyor.

Öyle bir anayasa olsun ki;

gazetecilerin fikir ve düşünce özgürlüğü,

kadınların örtünme özgürlüğü,

çocukların çocukça yaşama, eğitim ve sağlık hakları,
emeklilerin refah içinde yaşayabilecekleri kazanımları,
işçinin ve emekçinin iş hakkı,, sendikal hakları,ve grev hakkı,
kadınların hakları,
eşcinsellerin cinsel tercih özgürlüğü,
din ve hürriyet özgürlüğü,
çevre ve doğa koruma kanunları,
tarım ve üretim programları,
et, balık, süt ve süt ürünlerinin yerli üretim teşviği,
kız çocuklarının tecavüze uğramasının meşrulaştırmayı ağır yaptırımla onları koruyan,
vatandaşına vergilerinin karşılığında hesap vermeyi,

öğretim görevlilerine ve üniversitelere özgürce araştırma yapabilme hakkını,

suçsuz vatandaşın masumiyetinin ortaya çıkacağı şeffaf bir yargılanma ve adalet sistemini,
kürt vatandaşların kültürlerini özgürce yaşayabilme hakkını,

korusun ve kollasın. 

Bu anayasa yapılamaz demekle yapılamaz, asıl söylemin içinde bu kriterlerin kullanılması ile istenen ve beklenen anayasanın nasıl olması gerektiğidir, yapılamaz demek değildir. Olumsuz ve yıkıcı düşünmenin bu güne kadar ülkemiz ve insanlarımız için hiç bir getirisi ve artı değeri olmadığını hepimiz tecrübe etmiş bulunmaktayız. Artık yapıcı düşünmek zorundayız, üreten ve hakça eşit bir şekilde üretim girdisini paylaşan bir ülke de kardeşçe, özgürce, mutlu, huzurlu, ezmeden, ezilmeden, sömürülmeden, sömürmeden, ölmeden, öldürmeden, insan haklarının kazanımlarıyla, ve insan haklarını gasp etmeden yaşamak için.

Şimdi asıl soru şu olmalı;
Bardağı dolu mu görmeli, boş mu?
Soralım, bardak dolu mu, boş mu?

19 Nisan 2012 Perşembe

Zombie Actions!

Otobüse binmek için bekleyen iki genç kadının üzerine yüklenerek tabiri caizse omuz atarak hatta taciz ederek binmek artık hiç de toplumsal bir sorun, bir hak ihlali, özgürlüğe gasp olarak görünmüyor. O kadar basit, kolay ve de haklı ki bu davranış, genç kadın da bu normallik içinde;

-Oohaaaa!

Genç kadınlara sinirlice ve bağırırcasına tok bir sesle;

-Oha mı?, bana mı dedin,

şeklinde söylenirken otobüse binmek isteyen kalabalığın etkisiyle ilk boş mezara yerleşmek zorunda kalıyor. Kadınlar arka da ki boş koltuklara doğru ilerlemeliler aksi takdir de arkalarından gelenler onları taciz edecek ve durup beklemelerine kızacaklar boş bir koltuğa oturabilmeyi arzuladıkları için, haklarını savunuyor olsalar bile! Huzur için de uyuyacağı yeri bulan gür sesli adam rahatını bulduktan sonra az önceki yanlışını unutturmak, genç kadınlar oturduğun da, kendini haklı çıkarmak için bağırarak laf atmaya başlıyor. Ona öğretilen buydu "haklı çıkmak", ve haklı çıkmalıydı hatalı da olsa, yanlış da yapsa.

Bağırarak;

-Kes sesini, akıllı ol, sana oha!

Bu sözlerin muhatabının tek suçu ise; sadece kapının açılmasını bekleyerek, otobüse hakkı olan sırada binmek istemek. Kadınlar haksız çıkarılmalı aksi takdir de, işlenen suçu herkes anlayabilir ve toplum içinde bir suçlu ortaya çıkar. Yaptıklarının ahlaklı ve doğru olduğundan o kadar da emin ki, bu ana kadar ki eylemleriyle yetinmiyor ve kendisinin zaten egemen olduğunu erkek egemenliğini vurgularcasına;

-"Hanımlığını bil" diye haykırıyor, el hareketleriyle tehdit edercesine.

Genç birey maruz kaldığı davranışın ne kadar çirkin ve de yanlış olduğunu göstermek ve kendini, birey hakkını savunmak için cevap verme ihtiyacını duyarak, düşüncelerini sözlü eyleme döktüğün de ise;

-"Kes sesini" ile başlayarak sahip olduğu fiziksel güç sayesinde yıllardır sergilediği eylemi hatırlatarak;

-"Döverim seni" diyor.

Otobüsten çıt çıkmıyor, genç kadın fiziksel olarak kendisinden gerçekten üstün olduğunu bildiği adamdan korkarak da olsa kendini savunmaya devam ediyor, ve otobüs onun kadar bile cesaretli olamıyor. Kalabalığın artması ve göz temasının kesilmesi ile zombi uykusuna dalıyor, otobüste ona eşlik ediyor!

30 Mart 2012 Cuma

Popeye the Liar

Yalancı Reis

Canlıların yaşamsal faaliyetlere başladığı andan itibaren gelişme ve büyümeleri ve hareket edip, yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmeleri için kaynağı hayvansal ve bitkisel besinler olan enerji gerekli olduğundan . beslenmek nefes almak su içmek gibi temel ve yaşamsal önem taşıyan bir unsurdur. Canlı metabolizmaları için tüketilen yiyecekler yaşamlarını sürdürebilmeleri için önemli olduğu kadar asıl önemli olan bu yiyeceklerin içerdikleri canlıların gereksinimi olan temel proteinlerin, yağların ve karbonhidratların miktarıdır. Hele ki metabolizma gelişim döneminde ise
tüketilen yiyeceklerin besin değeri çok önemlidir. Temel gereksinim olan protein, yağ ve karbonhidratların yanı sıra canlı metabolizmaları minerallere ve vitaminlere ihtiyaç duymaktadır. Mineraller ve vitaminler gelişim için çok önemlidir, biyokimyasal reaksiyonların gerçekleşmesi için gereklidirler.

Minerallerin içinde  demir elementi ayrı bir önem taşır metabolizma için, özellikle de gelişen metabolizmalar için. "Gelişmekte olan vücudun ihtiyacı olan demir yeşil sebzelerde boldur, özellikle de ıspanakta boldur ve çocuklarımız ıspanak tüketmelidir güçlü olabilmeleri için" hiper gerçekliği ile büyütülen çocuklar aslında söylenildiği kadar faydalı beslenememiş ve demir bakımından söylenildiği kadar zengin olmayan ıspanağı tüketmek zorunda bırakılmışlar, belki de gerekli demir miktarını alamamışlardır.





Bu söylemler yetmezmiş gibi bir de bunu desteklemek için pazarlama da kullanılan araçlarla söylemler güçlendirilmiş ve gerçek olmayan bir hiper gerçek gerçekmiş gibi dayatılarak gerçeğin ortaya çıkarılması engellenmek istenmiş, iletişim araçları kullanılarak gerçeği arama düşüncesinden caydırılmıştır. Bunun en güzel örneği olan Popeye the Sailor bize öğretilen adı ile Temel Reis çizgi filmi ile zaten iletişim araçları ile etki altına alınan ailelerine karşı durabilecek çocukların da etki altına alınması sağlanmıştır. İletişim araçlarının birer pazarlama aracı olarak kullanılmasıyla elde bulunulan fazla üretilmiş ıspanak pazarlanmış oldu.


Aslın da ıspanak bitkisi demir içermiyor değil içeriyor ama söylendiği kadar güçlü bir demir kaynağı değil. Ispanağın iyi bir demir kaynağı olmadığı merakla, araştırma duygusu ile yapılmış bir araştırma ile ortaya çıkmadı, aksine bir zorunluluk olarak verilen proje ödevi sonucun da ıspanakta ki demir miktarının fazla olması beklenirken, tamamen farklı sonuçlar elde edildi.





Ispanak, roka ve maydanoz örneklerinde bulunan mangan demir ve çinkonun Alevli Atomik Absorpsiyon spektrometri ile tayini* projesi İstanbul Teknik Üniversitesi, Kimya Bölümü öğrencileri BOZKURT M., BÖLÜKBAŞ E., AKDAĞ Ö. ve KALYONCUOĞLU S. tarafından Ege, A. gözetimin de, Doner, G. danışmanlığı ve desteğin de 2009 yılında yapılmıştır.






Çalışma sonucun da, incelenen örneklerin yaş çözünürleştirme ve kuru kül etme yöntemi ile başarı ile çözünürleştirildiği gözlemlenmiştir. Yapılan hesaplamalar sonucunda, her iki çözünürleştirme yöntemi için de maydanoz örneklerinin demir içeriklerinin, roka ve ıspanak örneklerine göre oldukça fazla olduğu tespit edilmiştir.




 Tablo 1 de görüldüğü gibi maydanoz örneği demir bakımından ıspanağa  oranla daha zengindir. Kuru kül etme yöntemi ile ise rokanın bile daha zengin olduğu görülebilmektedir.




Tablo 1. Standart Ekleme Yöntemi ile elde edilen eser element konsantrasyonları
Örnek
Yaş Çözünürleştirme
Kuru Kül Etme

Fe(µg/g)
Zn (µg/g)
Mn (µg/g)
Fe(µg/g)
Zn (µg/g)
Mn (µg/g)
Ispanak

28,75 ±6,33
5,00 ±0,66
0,55 ±0,056
5,78 (±1,27)
10,04 ±2,29
2,01 ±0,01
Roka

13,88 ±3,05
6,58 ±0,47
1,24 ±0,17
10,48 ±2,41
9,39 ±0,10
3,29 ±0,51
Maydanoz

31,9 ±7,02
5,93 ±0,05
8,73 ±0,23
37,90 ±8,53
54,10 ±4,23
17,81 ±0,48



Keşke merak edilip de bu araştırma yapılmış olsaydı, birincisi ülkemiz de bu tür meraklara yer, bütçe, imkan ve zaman yok, ikincisi de söylenmiş doğrudur, hem de söyleyenin kim olduğu önemlidir, kim dersiniz sizce?




 *Not: makalenin aslını görmek isteyenlere gönderebilirim.


27 Mart 2012 Salı

Unhappiness & Revenge!

Mutluluk her insan için olmalı, başkalarının mutluluğunu çalmayan, sömürmeyen her insan mutlu olmalı, en önemli ve büyük hak insan için budur! Peki mutluluk hırsızlarının mutsuzluğu mu mutlu eder?  İnsan onun sevdiklerinin mutsuzluğu üzerine mutluluk kurulabilir mi? İşte en büyük haksızlıkların yıllarca sürmesine neden olan da budur, kendini tatmin, sana yapılanın iki katını karşındakine yap duygusunun adı işte intikamdır. İntikamların nedeni de insanın düşünmeden bir refleksle yapılan saldırıyı karşıya çevirme ve daha çoğunu uygulayarak acılarını bu şekilde dindireceğini bastıracağını düşünmesidir. Böylece duyguların esirin de mutluluk hırsızlarının maduru kişi de hırsıza döner. Dökülen kan yerde kalmaz, kanı kan temizler! Bu düşünceler karşısın da lamba da titreyen alev gibi üşümemek elde değil . Analitik düşünce, mantık, diyalektik ortadan kalkar ve faşizme faşizmle cevap verme gibi ironik bir durum ortaya çıkar.

Ne demek istediğimiz bile anlaşılmadan, yazılanlar ve söylenenler düşünülerek algılanmadan düşünce ne olursa olsun intikam değerlerini reddeden, o intikam düşüncelerine rahatsızlık veren her düşünce hemen kaldırılıp atılıyor, reddediliyor, ve o faşizm den de nasibini alıyor. Ne demişti üstat yıllar önce; "Düşünüyorum öyleyse varım!". Bu söz değişiyor hatta değişmiş günümüz de "İntikamım, var öyleyse varım". Hem imtikam alınmak istenir hem de yaşanamamış fantezilere ulaşmak istenir. İntikam alındığın da hiç birşey bitmeyecektir aksine, her şey yeniden başlayacaktır ki yıllarca süregelen ezilme ile özlemle yaşanmak istenen ama yaşanamayan duyguların yaşatılabilmesi için bir zamanlar mutluluğu çalanların yaptıkları yapılır ve kendi mutluluğu için intikamını amasına rağmen başka mutluluklar gasp edilir. Aslında sistem değişmediği sürece ezilen bir gün ezenin yerini alır ama o da bir ezen olur, ve kendisine yapıldığı gibi ezmeye devam eder, tabi ki bu ezilenler de bir gün ezerler. Bu kısır bir döngüdür, üretilen tek şey intikamdır. Asıl doğru olan, gerçek aranmaz sadece sistemin devam etmesi için ezilenlerin hakkını aldığı savunular. Asıl olan aranmalı gerçek aranmalı, mutluluk gaspla değil gerçekte var olduğu sevgi ile aranmalıdır. İntikamla aşılanan aslında mutluluk değildir, bu bir tatmindir. Bu tatmin etme duygusu gerçek mutluluğun yerine koyulan bir simülasyondan başka birşey değildir. Böylece gerçek mutluluğu unutturma ve mutlu olmayı istemekten caydırma ile mutluluk aranmaz ve mutuuk yaşanmaz olur. Yaşatılmak istenen mutluluk simülasyonu ile asıl hedeflenen amaç yerine getirilmiş, sistemin sürdürülmesi ve doğruymuş gibi yaşatılamsı sağlanmaktadır. Ezen ve ezilenin yer değiştirmesi ile hedeflenen ezilenin hakkını alması değildir ya da herhangi birinin. Haklar zaten sistem tarafından elde tutulmaktadır ezen bu haklara sahip değildir ki ezilen bu hakları ezenden geri alabilsin. İntikaml almak duygusu baskın olduğu ve bu simülasyonun farkına varılmadığı sürece ne sistem değişecektir ne de kimse hakkını ve en önemlisi de mutluluğunu geri alabilecektir. "Keser döner sap döner gün gelir hesap döner" söylemi de sistemi korumaya çalışmanın en basit göstergesi olmaktadır.

İnsan haklarını savunanlar insan haklarını gasp ederek amaçlarına ve istedikleri değerlere ulaşamaz. Bu zaten faşizmin kendisidir.

8 Şubat 2012 Çarşamba

The Trap!

Seçme seçilme hakkı, yıllardır özlemle uzaktan bakıp hasretini çektiğimiz, arkasından koştukça bizden kaçan, otomobille arkasından gitsek Magnev ile durmadan yoluna devam eden demokrasinin en güzel meyvesidir. Kaşıkla verilen kepçeyle alınıyor misali, bu hak verilmesine rağmen çeşitli yönlendirme, baskı ve adına siyaset denen yalanlarla seçme hakkı bireyin özgür iradesi ile karar verebilme yetisinden çıkarılıyor. Seçimler de aslında simülasyondan başka bir şey değildir, değişik mesajlar ile istenilen sonuçların alınabilmesi, seçmenin yönlendirilebilmesi ve seçme hakkının gasp edilebilmesi mümkündür.

Seçimi bir koni metaforu ile ele alacak olursak, seçimle yapılmak istenen koninin olabildiği genişletilerek herkese ulaşabilecek kadar geniş tutulması ve bu şekilde koninin sivri ucunda biriktirilen ideolojik ve siyasi amaçların daha geniş kitlelere uygulanabilmesi, ve koni ne kadar geniş olursa o kadar büyük olacağı için de seçimle elde edilen hakların daha kapsamlı ve daha geniş yetkilerle donatılmış olarak elde edilebilmesidir. Ters, içi boş bir koni gibi düşünelim seçimleri. bu koninin geniş tabanını incecik bir çember olarak düşünürsek, bu çemberde seçmenlerin yürüdüğünü hayal ettiğimizde, seçim beyanları ile seçmenler o çemberin içine çekilmek istenmekte ve bu şekilde koniye düşürülen seçmenler ucundaki sivri kısımda saklı olan tek düzeliğe indirgenmek istenmekte ve tek sesli sade bir toplum yaratılmak istenmektedir seçimler ile. Kazara o koninin içine düşenler, kendini mecbur hissedenler de koninin büyümesine ve verilen hakların uç kısımda birikmesine katkıda bulunmaktadırlar.

Seçilenin aldığı oyun tamamını gerçekten alabildiği için mi vermiştir seçmen?  İktidar olan iktidar olduğu için kendisine duyulan itaat, özlem, aidiyet duygularıyla alması gereken oydan daha fazla bir oy alabilmektedir. Seçimlerin iktidar sahiplerince nesneler ve imgelerle simüle edilmeleri için zemin hazırlanmaktadır. Oylar güçlünün yanında olmak adına verilmektedir, oyunun muhalefette kalmasını istemediği ve iktidarın menfaatlerinden yararlanabilmek için.  

Deneysel bir yöntemle ifade etmek istediğim spesifik bir örnekle konunun, anlaşılabilmesi açısından, açıklanması gerekirse; Facebook da bir ileti paylaşıldığını düşünelim, iletiyi kendilerini size yakın hisseden arkadaşlarınız beğenirken, hile ile beğeni sayıları 100/150 yapıldığında, gerçekte beğenme eylemini gerçekleştirmeyecek olan insanlar, bu iletinin popüler olaması ve bu çoğunluğun içinde var olma, bu popüleriteye ait olma duygularıyla iletiyi beğenme eylemini gerçekleştirirler.

Görünenin dışında bir seçim sonucu olması gerekirken egemen olana ait olma duygusu iktidarın alabileceği oydan fazlasına sahip olmasına neden olmaktadır. Toplumsallaşma adı altında, adapte olabilme çabası ile insanoğlu özgürlüklerinden feragat etmek zorunda kalmıştır. İnsanoğlu beklentilerinin iktidardan alabileceğini bilir, iktidar olacak olana destek vermediğinde beklentilerinin gerçekleşmeyeceğini bilir, ve özgür düşüncesiyle kullanması gereken seçme hakkını seçim simülasyonuyla zaten gasp etmiş olan iktidar olacak yönünde kullanır.

Taklit ile var olmaya çabası içinde bir yaşam sürmeye zorunlu bırakılmak, simüle edilmiş bir korku ve endişe denizinde yüzen gemiyi kurtarma vaadiyle toplumu yeniden düzenlemek amacıyla iktidarı ele alanların önemli amaçlarından biriydi ve sistemi sürdürebilmek için en önemli araç olan bu düzen yakın geçmişimizi yönlendirenlerin bunu başarmak için en büyük öğretisiydi ve yıllarca bu aşılanarak yeni bir toplum yaratma çabalarının bu gün meyvesini verdiğini görebiliyoruz. Bu öğretilerin doğal bir sonucu olarak tabi ki halk iktidara oy verenleri taklit ederek kendi var oluşlarını kabullendirmek istemekte ve iktidar sahipleri bu süreçte oylarını artırmaktadır. Örnek vermek gerekirse; genel seçimlerde 2002=>%34,28-2007=>%46,58 -2011=>%49,83' dür.