23 Kasım 2011 Çarşamba

Bir melek gördüm!..

Dalgalar vapuru iskeleye vuruyor, rüzgar yüzümü döverken yudumladığım kahvemin kokusu içimi ısıtıyor, okuduğum kitap beni yeni diyarlara götürürken bir karartı beliri verdi. Kafamı kaldırdığım da kitabın eski kütüphanenin tozlu raflarından yıpranan sayfasından fırlamış, canlanmış karşım da duruyordu, evet gerçekten de karşımda ki onun gözleri, onun etrafını aydınlatan ışıl ışıl yüzü, boncuk boncuk gözleri, kalem kaşları, ok kirpikleriyle karşımda duruyordu. Damarlarıma pompalanan kanın bir an beni boğacağını hissettim, kalbim yerinde duramıyor göğüs kafesimi parçalayıp yerinden fırlayacaktı eğer bir kaç saniye daha bakabilseydim gözlerine. Okumuştum az önce seni nasıl da bir anda karşım da beliri verdin.

Onu bana sunan kitabı rahat okumak için vapurun kenarında ki korkuluklara uzattığım ayaklarımı çekmemi istercesine yüreğimi eriten bir bakışla baktı bana ve durdu. Bir an kalkmak, ona yol verme istemedim. Biliyordum ki ben kalkarsam o yanımdan geçip uzaklaşacak ve belki de bir daha onu göremeyecektim. Ama o bakışlar karşısın da onu kaybetmek dahi olsa sonun da hayır diyemezdim, diyemedim de ve kalktım geçmesi ve istediği yere gitmesi için. Yanımdan geçerken bir an beni büyüleyen kokusunun etkisi ile bayılıp vapurun suyu okşayan pervanesinin  çıkardığı köpüklerin dansı içine düşeceğimi hissederek, az önce ayaklarıma destek olan korkuluklara tutundum.Bir kaç adım attı ve vapurun iskeleye bakan kenarına oturdu. Bu güne kadar gördüğüm en güzel varlıksa ben onu görene kadar yaşamamıştım, bu kadar mı güzel olabilirdi bir çift göz. Evet artık daha da emindim yanımdan geçerken kitapta okuduğum son kelime onu anlamlandırmak için, onu tarif etmek için yazılmıştı ve o benim karşım da duruyordu, Melek! Vapurun kendini dalgaların üzerine özgürce bırakıp rüzgarla ve rüzgarla dans etmeye başlayınca, akşamın da etkisiyle minik elleri, tatlı burnu ve dünyamı aydınlatan yüzü boğazın ayazını hissetmeye başlamış ve yavaş yavaş üşümeye başlamıştı. Kar beyaz, yumuşacık pamuk eldivenlerini ve şapkasını çantasından çıkardı ve taktı, sanki boğazın ayazını biliyor ve tanıyor ve onu eski bir dost gibi selamlarcasına ve ona karşı koymanın verdiği mutlulukla gözlerinde usulca.

Rüzgar kitabı dövüyordu, sanki okumam gerektiğini anlatmaya çalışırcasına. O an kendime geldim ve onu rahatsız etmemek için artık ona bakmayı bırakmalıydım. İstanbul cam gibi bir akşam da, kar beyaz gelinliğini giymiş gecenin karanlığını aydınlatıyor, adeta gecenin karanlığına rağmen bütün ihtişamı ile karşım da duruyor, raks edercesine ona aşık olmamı bekliyordu. Büyülü, gizemli Ayasofya, masallardan çıkmış Sultan Ahmet karşımız da bütün ihtişamları ile bizi selamlıyor gelecekteki mutluluğumuza ilk adımımızı atacağımız ana şahitlik etmek için heyecanla ve merakla bekliyorlardı. Ama bilmiyorlardı ki önce arkasını dönecek, sonra kalkacak ve rüzgarın mağlubiyetiyle yenik bir şekil de vapurun arkasına sığınacak, dayanamayıp oradan da içeri girecekti, minicik ellerini ısıtmak için. Bir kez daha sayfaları aşınmış kitabımla baş başa kalmış, yanlızlığına sığınmış, bu anın verdiği ağır bir hüzünle kitabın onu karşıma çıkardığı derinliklerine doğru daldım. Onu bir daha göremeyecektim.

Vapurdan inerken şapkasından tanıdım, evet işte oydu vapurdan inmek üzereydi, poyrazın dövdüğü yaşlı elleriyle iskeleye yanaşan vapurun halatlarını bağlayan, artık emekliliğinine kavuşmak üzere olan görevlinin  kenarları demir korkuluklu kalasları uzatmasını bekliyordu. Vapur yanaştı ve vapurdan ilk inen o oldu, bense yaşlı amcaların, taşıyamadığı açıkça belli olan fazla kilolarının etkisi ile yavaş yavaş yürüyeceğini bildiğim teyzelerin arkasında sıkışmış kalmıştım. Vapurdan düşmemek için santim santim ilerleyen son teyzenin de inmesiyle ben de inebilirdim artık. İndiğim de artık vapurda kimse kalmamıştı, görevli iskele de bekleyen yolcuların vapura binmeleri için kapıları açmak üzereydi. Evet en son ben inmiştim. Hızlı adımlarla kalabalık içinde kar beyaz şapkasını aramaya başlamıştım, nereye hangi yöne baksam göremiyordum onu, tam ümidimi kaybedip yalnız ve onsuz kaldığım düşüncesinin verdiği etki ile boğaza dönüm hüznümü yaşamaya başlayacakken bir anda onun o pamuk şapkasını gördüğümü sandım. İşte oradaydı. Bir kaç adımda bir onu kaybediyor tekrar görüyordum kalabalığın arasında, sanki benden kaçarcasına yürüyordu. Yürüdüm daha hızlı yürüdüm, kaçar gibiydi benden onun arkasından geldiğimi anlarcasına, hissetmişti arkasından geldiğimi. Bir korku kapladı içimi, onu bir daha göremeyeceğimin verdiği bir korkuydu bu. Yaklaştım, bir kaç metre kalmıştı ki, onu rahatsız etmemek için durdum, yaklaşmadım daha fazla. Ne yapacaktım ki, ne diyecektim. Kaderime razı olurcasına sadece takip ettim, yürüdüm arkasından, rüzgarda savrulan bir uçurtma misali, bırakmıştım kendimi o rüzgara, izledim onu. Işıklar da yakalamalıydım, kırmızı ışığın yanacağını hesaplamışçasına karşıya son geçen kişi olmak için mücadele ediyordu insanlar, belki de en son o geçecekti karşıya bende o ışıkta takılı kalacaktım. Işıklardan o geçer ben kalırsam Beşiktaş'ın kalabalığında nasıl bulabilirdim bir daha onu. Işık yandı neyse ki karşıya geçemedi, yaklaştım, arkasına sokuldum, artık emindim bu koku onun beni vapurda etkileyen kokusuydu. O an dünyanın en güzel çiçeğini kokladığımı anladım ve derin bir nefes aldım, yanında durdum, yüzüne bakamadım. Işıklarda ki o saniyeler beraber geçirdiğimiz ve cenneti yaşadığım yegane andı. Işık yandı, karşıya geçtik beraber, bir an korktum Beşiktaş tarafına yönelecek diye, neyse ki duraklara yöneldi ve bende arkasından. Ümitlendim aynı otobüse bineriz diye. Durakların en başın da bekliyor ben de ortalar da bekliyor ona uzaktan bakıyordum. Bana bakar gibi kısa kısa baktı ama arkasını çevirdi, o an yıkıldım. Her gelen otobüsle içimi bir korku sarıyor acaba buna mı binecek? diye kendi kendime soruyordum.Her defasına binmediği otobüslerin benim bineceğim otobüs olmadığını gördükçe daha fazla rahatlıyor mutlu oluyordum. Ve sonun da bizi ayıran, ilk göründüğün de acaba binecek mi? diye kendime sorduğum ama otobüs onu geçtiğinde ona yönelmediğini veolduğu yerde kaldığını görünce, bizi ayıracağı için hiç gelmesini istemediğim, beklediğim de ise gelmeyen o allahın ceası otobüsü gördük beraber, o an sonun da anlamıştım onu bir daha göremeyeceğimi ve oracıkta yıkılmıştım, dünyalar başıma yıkılmıştı. Otobüsüme doğru yürüdüm son kez baktım ona doğru ve bindim. Bir daha belki göremeyeceğim ama asla da seni unutmayacağım, Melek!

Aldırma Gönül Aldırma!..

13 Kasım 2011 Pazar

Gül Tomurcuğunu Açmadan Soldurmayın!..

Bir kız evladınızın olması ne kadar güzel bir duygudur, yaşayanlar bilir elbette. Minicik bir prensese sahip olursunuz, onunla siz de büyürsünüz. Her gün yeni bir prenses elbisesi almak, onu şirin mi şirin giydirmek, mıncıklamak, ona sarılmak, öpmek, koklamak istersiniz. Kız evlat bir velinimettir. 18'ine geldiğin de her gün bir korku kaplar insanın içini, acaba ne zaman evlenecek ve artık evimizden gidecek? Ne kadar değerlidir, önemlidir; onun geleceğini hazırlarken en iyisi olması istenir. Özel bir önem verilir yetiştirilmesine, yaşantısına, korunur, kollanır, tek nedeni onu üzgün görmemektir. Bir kız evlat hele de babası için eşinden sonra sevebildiği ikinci kadındır.

Üzülmeleri, hele ki çocuk yaşta üzülmeleri onların bütün yaşamlarını etkiler, psikolojilerini bozar ve bu yıkım bir ömür onların omuzları üzerin de kalır. Kadınlar erkeklere göre daha duygusaldır, yaşadıkları bir travmayı atlatmaları daha uzun sürer, kimi zaman da atlatamaz ve bu travmanın gölgesin de yaşarlar.

İstismar edilen çocuklar hem aile içinde hemde sosyal çevreleri içinde yalnızdır. Acılarını tek başına yaşarlar, kimseyle paylaşamaz ve bu acıları hayatların da koyacak bir yer bulamazlar.
Kişiler arası ilişki problemleri, arkadaş bulma ve iletişim kurma sorunları, suç işleme eğilimleri, okul sorunları, bağlanma bozuklukları; kişilere aşırı bağlılık ve uzaklık bunlar sayıla bilecek bir kaç tane psikolojik etkidir.
Ya duygular; utanç, öfke, fobiler, korku, duyguların bedene yansıtılması, parçalanmış kişilik, depresyon cinsel işlev bozukluğu, farklılaşmış duygular, endişe, anksiyete, öz güven eksikliği, gelişimsel eksiklikler, intihar, suçluluk, duyguların bastırılması, post travmatik stres bozukluğu, agresyon, güvensizlik, cinsel davranış ve özdeşim de bozulma, dürtü ve kontrol eksikliği vs...
En yaygın etkisi ise çocuğun duygularının bastırılmasıdır.

Çocuk istismarı bu kadar acı ve travmayı barındırırken, bir de bunun daha da ötesini, düşünün, çocuk yaşta gelin olmak!

Çocukluk dönemi, cinsel gelişim ve bilgilenmenin henüz tamamlanmadığı bir süreçtir. Bu dönemde yaşana bilecek istismarın bir üst basamağı olan bir evlilik ise çocukta meydana gelebilecek zararı daha da ağırlaştırmaktadır. Uzun süreli duygusal ve davranışsal etkiler, korku, depresyon, kızgınlık, düşmanlık ve uygunsuz cinsel davranışlar onu ele geçirir. Bir insan, bir evlat olarak istemediği, yapamayacağı bir hayatı ona dayatmak bir suçtur ve onun özgürlüğünü, yaşama hakkını elinden almak, bilgilenme ve öğrenme hakkını yok etmektir. O evladımıza yazık değil mi bu çocuk yaşta arkadaşları koşup oynarken ve okula gidip eğitimlerini devam ettirirken bu zulmü onlara yaşatmak vicdanınıza nasıl sığıyor.

Bir gül tomurcuğunu yok etmek, bir civcivi öldürmek, bir caretta carettayı kuşun gagasına teslim etmek! Bunlar insani değerlerdir. Burada da iş yine eğitime düşüyor, eğitilmemiş, kara cahil kalmış, bir hayvan bile demek istemiyorum onların içgüdülerinde bile bu davranış söz konusu değil, bir yaratık evladını tabi ki satar bir kaç bin sigara paketi için ya da bir kaç bin kilo çay, şeker için. Eğitim şart biz bu evlatlarımızı o yaşlar da okula yollamayan evlendiren insanlara yaptırımlar uygulamadıkça, o evlatlarımızın kızlarına da aynı işkence yapılacaktır. Bilinçli bir toplum yetiştirebilirsek o kadınlar çocuklarının satılmasına izin vermez, o bilinci biraz da olsa eşlerine yansıtır ve en önemlisi gelin değil öğretmen olacak olan o kızlarımız kendinden sonra ki erkek neslini eğiterek bu çocuk istismarının önüne geçebilecektir.
Merakımdan bir anayasa araştırması yaptım ve kanunen bu tür davranışların suç olduğunu gördüm demek ki iş yine bilinçli olamaya, eğitime ve evlatları satılan annelerin biraz daha bilinçli olmasına kalıyor. Tabi ki her konu da olduğu gibi kanun ve ceza var ama uygulayan yok. İşte o kanun;

 5237 SAYILI TÜRK CEZA KANUNU
* Cinsel saldırı Madde 102 - (1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Suçun; a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, (verilen cezalar yarı oranında artırılır.)
* Çocukların cinsel istismarı Madde 103 - (1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden;
a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış.
* Reşit olmayanla cinsel ilişki MADDE 104 (1) Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, on beş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 
* Cinsel taciz MADDE 105 (1) Bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi hakkında, mağdurun şikâyeti üzerine, üç aydan iki yıla kadar hapis cezasına veya adlî para cezasına hüküm olunur. 



Unutmayın çocuk yaşlar da gelin olmasına izin verdiğiniz bebeğiniz aciz ve çaresiz bir hayat için de yaşarken ömür boyu size kızgın, öfkeli olacak ve sizi asla affetmeyecektir. Ayrıca insanlık, toplum, ve vicdanınız da sizi asla affetmeyecek. Eğer inanan bir insansanız ahiret günü de bu suçun cezasını çekeceksiniz.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Küresel yaşam da bir simülasyon!..

Kimi zaman devrimcinin okuduğu kitap, çobanı ıslatan yağmur, bir güzelin gözleri, parmaklıklardan sızan güneş,Ahmet'in, Kazım'ın dillerden düşmeyen türküleri, gözleri parıl parıl çocuklar, dalında bir gül, vapurdan martılara simit atma, işçinin emeği,bir babanın alın teri, kimi zaman da  bir annenin sımsıcak çorbasıdır bizlere umut veren. Umut yemek, içmek ve nefes almak kadar hayati önem taşır insan hayatında.

Karlar altında ki deprem çadırın da Van'ın ayazına karşı koyan küçük yüreklerin umududur onlara uzanan bir el, içilen bir bardak sıcak çorba. En zor günlerin de hayatta kalmış olmaktır onların umudu, depreme, soğuğa, her şeye, herkese rağmen.

Umutları umutlarımız, onlar bizim yarınlarımızdır, kavga da etsek, sarılıp dost arkadaş da olsak.

Herkes için farklıdır yaşam mücadelesi, Van da soğuk hava da barınmak, hayatta kalmaktır. Anadolu'nun küçücük, sıcacık ve şipşirin kasabaların da köylerin de neden, nerede yaşadıklarını ve onlara atfedilen, oynadıkları rollerin ne olduklarını bilmeden günlerini oyun oynayarak geçirmek, biraz büyüdüklerinde ailelerinin onlara çizdiği yol da yürümeleri gerektiği gerçeği onlara dayatıldığında, yeterince güçlü değilse bir hayatı kendi istemeden yaşamaktır, birazcık ailesine baş kaldırabiliyorsa kaçmak ve uzaklaşmaktır büyüklerinin yaşamlarından, gelenek ve göreneklerinden, ve yaşam tarzlarından.

Biraz daha büyüdüğünde, bir birey olmaya çalıştığın da ya yönlendirilecek ya da birazcık da olsa kendini geliştirip küçük de olsa ona umut verecek fikirlere, görüşlere sahip olacak.

Hayata atıldığın da ise yapa yalnız kalacak, annesi, babası, kardeşleri, akrabaları, bir ailesi olmayacak. Evlenirse sadece eşi olacak ki o da sürekli karşıtlığın savunulduğu bir ilişkiye sahip olarak. Yaşanılan dünya etkisi altında ki siyasi ve ekonomik sistemlerin etkisi ile insanı sömürmeye küçük yaş da onu bu sisteme dahil etme çabasıyla başlayacak. Sömürülen doğduğun da anne sütü, çocukluğun da hayaller, gençliğin de aşkı ve olgunluğun da emeği alın teri olacak. Küreselleşen dünyanın insanın, onun oynamasına izin verdiği rolü, nasıl bir bilgi kirliliği içinde yaşadığını, nasıl yönlendirildiğini anlaması için bilinçlenmesi gerekir. Bunu bütün bu tuzakların ve tutsak hayatının için de tek başına yapamaz, bilemez anlayamaz. Aydınların, sanatçıların insanlığa karşı olan görevlerini yerine getirmesi gerekmektedir. Sanat ezilenin, zayıfın, sömürülenin ve tutsak edilenin bilinçlenmesini sağlamak için doğmuş bir ihtiyaçtır. Günümüz de ise bu kutsal amaç kocaman bir hiçmiş gibi bir kenara atılmış, attırılmıştır. Kutsal görevinizi terine getirin de bu emek, duygu ve insan onurunun sömürüsü bitsin artık.

Umudumuzu küçücük mutluluklardan alıyor olsak da, artık lamba da titreyen alev üşüyor, umutlarımız, yarınlara olan inançlarımız, gücümüz azalıyor, azaltılıyor...

Umarım güzel günler görürüz çocuklar!..

9 Kasım 2011 Çarşamba

Kazaya KURBAN gittiler, BAYRAM otel de!..

Nere de kaldı insan hayatına verilen önem, bu kadar mı değersiz bir insanın hayatı? Ne kadar üzülsek, ne kadar suçlasak, ne kadar keşke, ve ne kadar yaraları sardık desek de az.

Üzülsek de neden az?

Göz göre göre duvarlarında çatlakları olan, oturulabilir izni verilmemiş binaların sanki 7.2 Van da olmamış gibi kullanılmaya devam edilmesi, ve bu kullanım izninin denetim ile değil de sözlerle canlı yayınlar da ifade edilmesi sonucun da günlerdir Van'ı unutturmamak için çabalayan gazeteciler ve arama kurtarma ekipleri, bu 
kurban bayramında Van merkez de kazaya KURBAN gittiler BAYRAM otel de.

Kaza çünkü hiç bir önlem alınmamış, hatta valilik belediyeden görevli 70 denetim görevlisinin görevlerini yapılmasını durdurmuş, ayrıca otel sahipleri ise bina da ısı yalıtımı olduğu gerekçesi ile 35 kişilik yapı denetim görevlilerine izin vermemişler, ücretlerini ödememek için. Yapılmayanlar ortada iken sorunların çözülmüş gibi gösterilmesi ne kadar da ironik duruyor.

Ya siz medya mensupları, görevini yapmayan, medyayı yönlendirme aracı olarak kullanan, sorunları konuşmayanlar, çözüm yollarını araştırmayıp sorunların üzerini örtmeye çalışan, en az zayiatla atlatıldığını savunanlar, depremin teğet geçtiğini bağıranlar, yapılmayanları değil yapılanları anlatan sizler, rahat uyuyabildiğinizi düşünmüyorum eğer ki bir parçacık insanlık şerbetinden tatmış iseniz. Bu akşam o otelde o lobi de öğrendiğiniz yeni bilgileri yazarken oturan siz de olabilirdiniz, lütfen sizler de artık birazcık insanlık şerbetinden tadın. Ama sizler ora da oturuyor olamazsınız, eviniz de acaba bu gün ki yapılmayanları unutturacak yapılanları habercilik terimleri ile süslerken oturursunuz. Unutmayın sadece yapılanları yazınız da süsleyerek kaleme aldığınız, yaşadığınızı sandığınız simüle edilmiş yaşantınızı sürdürdüğünüz yerlerde bir gün sizin için de 3 metrelik enkazdan mezarlara dönüşebilir.

Yine deprem değil bilinçsizlik, işgüzarlık, bu günün işini yarına atmayıp direk yapmamaya karar vermek bizleri, yüreği olan insanları üzdü. Kendi kendimizi öldürdük, depremin öldürmediği canlarımızı bile bile o yıkılmak üzere olan binalara göndererek onların ne şehit ne de gazi değil NİYAZİ olmalarına sebep olduk. Umarım ülke olarak mutluyuzdur, huzurluyuzdur. Yaşasın başardık, bunu da başardık, helal olsun bizlere hep birlikte kazandık, ya da kaybettik mi demeliydim bilemedim? Sağ olun hepiniz bu bizim eserimiz. Durmadık işgüzarlığa devam ettik, hep beraber öldük, çünkü biz büyük düşündük!..

8 Kasım 2011 Salı

Deprem öldürmez, Kişilik duvarı öldürür!..

Bir kişilik ki kendi hayatını en değerli, güzel, gerçek ve doğru görüyor, dünyasın da yaşayarak. Kendinden emin yürüyor sokaklar da, güveni tam, kişiliği ile barışık. Yürüyor, karşı cinslerine bakıyor, daha güzellerini görmek istiyor, daha güzel şeyler giymek, yemek istiyor, hep daha fazlasını ister insan doğası gereği. Her göz temasında biraz daha kendine güveni artıyor, daha çok tatmin olup mutlu oluyor. Taa ki o karşısına çıkana kadar. Dönüp şöyle bir bakılmak bir yana, farkedilmeyişi kendisini Antartika'nın eriyen buzullarıyla dolu sularında bulmasına neden oluyor. Bir an da yıkılan öz güven duvarının parçalanmış tuğlaları altında kalıyor, Van da, Erciş de enkaz altında kalmış bedenler gibi. O an kazandığı her şeyi kaybediyor, kazanılan birşey yok zaten orta da, öyle olduğunu sanmış. Kendisi kurguladığı hayatı yaşıyor ve mutlu oluyor, dışarıdan bir etki olmadığı için de üzülmüyor. Fakat kurguladığı senaryonun sürmediğini gördüğünde gerçek acıları tadıyor. Aslında gerçekten bir kurgunun parçaları olarak yaşamak zorunda bırakılıyor olmak kişiliklerin gelişmesini engellediği gibi, kurgu da ki kişisel uyumsuzluklar da dengelerin bozulmasına ve acı çekilmesine neden oluyor. Dayatılan yaşam simülasyonunun dışında kalabildiği kadar birey var olabilir aslında. Değerler, sevinçler, acılar, yargılar, amaçlar, ve kişilikler oluşmadıkça, bireyler, toplumlar mutlu olmaz, ancak onlara layık görülen mutluluklar yaşanabilir. İzin verilen kadar mutlu olunabilir. Sunulan sevinçler, üzüntüler, değer yargıları izin verildiği kadar yaşanır. Dayatılanların bir senaryo, kurgu olduğu anlaşılmalı, bireyler ve toplum bilinçlenmeli, yoksa daha çok can yanar. Somut bir örnekleme yaparsak, biz bilinçli olmadıkça müteahhitler çalmaya, belediyeler denetlememeye, mühendisler diplomalarını kiralamaya devam eder, toplumu düşünmüyorsanız, kendinizi bile düşünmüyorsanız, sevdiklerinizi, arkadaşlarınızı, dostlarınızı, ve arkadaşlarınızı düşünün ve en azından onlar için bir şeyler yapmak için bilinçlenin. Ne zaman ki bilinçleniriz, o zaman kendi özgüven duvarımızın enkazı altın çok sevdiğimiz bu dünyaya veda etmez her deprem de herşeyimizi kaybetmeyiz.