30 Mart 2012 Cuma

Popeye the Liar

Yalancı Reis

Canlıların yaşamsal faaliyetlere başladığı andan itibaren gelişme ve büyümeleri ve hareket edip, yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmeleri için kaynağı hayvansal ve bitkisel besinler olan enerji gerekli olduğundan . beslenmek nefes almak su içmek gibi temel ve yaşamsal önem taşıyan bir unsurdur. Canlı metabolizmaları için tüketilen yiyecekler yaşamlarını sürdürebilmeleri için önemli olduğu kadar asıl önemli olan bu yiyeceklerin içerdikleri canlıların gereksinimi olan temel proteinlerin, yağların ve karbonhidratların miktarıdır. Hele ki metabolizma gelişim döneminde ise
tüketilen yiyeceklerin besin değeri çok önemlidir. Temel gereksinim olan protein, yağ ve karbonhidratların yanı sıra canlı metabolizmaları minerallere ve vitaminlere ihtiyaç duymaktadır. Mineraller ve vitaminler gelişim için çok önemlidir, biyokimyasal reaksiyonların gerçekleşmesi için gereklidirler.

Minerallerin içinde  demir elementi ayrı bir önem taşır metabolizma için, özellikle de gelişen metabolizmalar için. "Gelişmekte olan vücudun ihtiyacı olan demir yeşil sebzelerde boldur, özellikle de ıspanakta boldur ve çocuklarımız ıspanak tüketmelidir güçlü olabilmeleri için" hiper gerçekliği ile büyütülen çocuklar aslında söylenildiği kadar faydalı beslenememiş ve demir bakımından söylenildiği kadar zengin olmayan ıspanağı tüketmek zorunda bırakılmışlar, belki de gerekli demir miktarını alamamışlardır.





Bu söylemler yetmezmiş gibi bir de bunu desteklemek için pazarlama da kullanılan araçlarla söylemler güçlendirilmiş ve gerçek olmayan bir hiper gerçek gerçekmiş gibi dayatılarak gerçeğin ortaya çıkarılması engellenmek istenmiş, iletişim araçları kullanılarak gerçeği arama düşüncesinden caydırılmıştır. Bunun en güzel örneği olan Popeye the Sailor bize öğretilen adı ile Temel Reis çizgi filmi ile zaten iletişim araçları ile etki altına alınan ailelerine karşı durabilecek çocukların da etki altına alınması sağlanmıştır. İletişim araçlarının birer pazarlama aracı olarak kullanılmasıyla elde bulunulan fazla üretilmiş ıspanak pazarlanmış oldu.


Aslın da ıspanak bitkisi demir içermiyor değil içeriyor ama söylendiği kadar güçlü bir demir kaynağı değil. Ispanağın iyi bir demir kaynağı olmadığı merakla, araştırma duygusu ile yapılmış bir araştırma ile ortaya çıkmadı, aksine bir zorunluluk olarak verilen proje ödevi sonucun da ıspanakta ki demir miktarının fazla olması beklenirken, tamamen farklı sonuçlar elde edildi.





Ispanak, roka ve maydanoz örneklerinde bulunan mangan demir ve çinkonun Alevli Atomik Absorpsiyon spektrometri ile tayini* projesi İstanbul Teknik Üniversitesi, Kimya Bölümü öğrencileri BOZKURT M., BÖLÜKBAŞ E., AKDAĞ Ö. ve KALYONCUOĞLU S. tarafından Ege, A. gözetimin de, Doner, G. danışmanlığı ve desteğin de 2009 yılında yapılmıştır.






Çalışma sonucun da, incelenen örneklerin yaş çözünürleştirme ve kuru kül etme yöntemi ile başarı ile çözünürleştirildiği gözlemlenmiştir. Yapılan hesaplamalar sonucunda, her iki çözünürleştirme yöntemi için de maydanoz örneklerinin demir içeriklerinin, roka ve ıspanak örneklerine göre oldukça fazla olduğu tespit edilmiştir.




 Tablo 1 de görüldüğü gibi maydanoz örneği demir bakımından ıspanağa  oranla daha zengindir. Kuru kül etme yöntemi ile ise rokanın bile daha zengin olduğu görülebilmektedir.




Tablo 1. Standart Ekleme Yöntemi ile elde edilen eser element konsantrasyonları
Örnek
Yaş Çözünürleştirme
Kuru Kül Etme

Fe(µg/g)
Zn (µg/g)
Mn (µg/g)
Fe(µg/g)
Zn (µg/g)
Mn (µg/g)
Ispanak

28,75 ±6,33
5,00 ±0,66
0,55 ±0,056
5,78 (±1,27)
10,04 ±2,29
2,01 ±0,01
Roka

13,88 ±3,05
6,58 ±0,47
1,24 ±0,17
10,48 ±2,41
9,39 ±0,10
3,29 ±0,51
Maydanoz

31,9 ±7,02
5,93 ±0,05
8,73 ±0,23
37,90 ±8,53
54,10 ±4,23
17,81 ±0,48



Keşke merak edilip de bu araştırma yapılmış olsaydı, birincisi ülkemiz de bu tür meraklara yer, bütçe, imkan ve zaman yok, ikincisi de söylenmiş doğrudur, hem de söyleyenin kim olduğu önemlidir, kim dersiniz sizce?




 *Not: makalenin aslını görmek isteyenlere gönderebilirim.


27 Mart 2012 Salı

Unhappiness & Revenge!

Mutluluk her insan için olmalı, başkalarının mutluluğunu çalmayan, sömürmeyen her insan mutlu olmalı, en önemli ve büyük hak insan için budur! Peki mutluluk hırsızlarının mutsuzluğu mu mutlu eder?  İnsan onun sevdiklerinin mutsuzluğu üzerine mutluluk kurulabilir mi? İşte en büyük haksızlıkların yıllarca sürmesine neden olan da budur, kendini tatmin, sana yapılanın iki katını karşındakine yap duygusunun adı işte intikamdır. İntikamların nedeni de insanın düşünmeden bir refleksle yapılan saldırıyı karşıya çevirme ve daha çoğunu uygulayarak acılarını bu şekilde dindireceğini bastıracağını düşünmesidir. Böylece duyguların esirin de mutluluk hırsızlarının maduru kişi de hırsıza döner. Dökülen kan yerde kalmaz, kanı kan temizler! Bu düşünceler karşısın da lamba da titreyen alev gibi üşümemek elde değil . Analitik düşünce, mantık, diyalektik ortadan kalkar ve faşizme faşizmle cevap verme gibi ironik bir durum ortaya çıkar.

Ne demek istediğimiz bile anlaşılmadan, yazılanlar ve söylenenler düşünülerek algılanmadan düşünce ne olursa olsun intikam değerlerini reddeden, o intikam düşüncelerine rahatsızlık veren her düşünce hemen kaldırılıp atılıyor, reddediliyor, ve o faşizm den de nasibini alıyor. Ne demişti üstat yıllar önce; "Düşünüyorum öyleyse varım!". Bu söz değişiyor hatta değişmiş günümüz de "İntikamım, var öyleyse varım". Hem imtikam alınmak istenir hem de yaşanamamış fantezilere ulaşmak istenir. İntikam alındığın da hiç birşey bitmeyecektir aksine, her şey yeniden başlayacaktır ki yıllarca süregelen ezilme ile özlemle yaşanmak istenen ama yaşanamayan duyguların yaşatılabilmesi için bir zamanlar mutluluğu çalanların yaptıkları yapılır ve kendi mutluluğu için intikamını amasına rağmen başka mutluluklar gasp edilir. Aslında sistem değişmediği sürece ezilen bir gün ezenin yerini alır ama o da bir ezen olur, ve kendisine yapıldığı gibi ezmeye devam eder, tabi ki bu ezilenler de bir gün ezerler. Bu kısır bir döngüdür, üretilen tek şey intikamdır. Asıl doğru olan, gerçek aranmaz sadece sistemin devam etmesi için ezilenlerin hakkını aldığı savunular. Asıl olan aranmalı gerçek aranmalı, mutluluk gaspla değil gerçekte var olduğu sevgi ile aranmalıdır. İntikamla aşılanan aslında mutluluk değildir, bu bir tatmindir. Bu tatmin etme duygusu gerçek mutluluğun yerine koyulan bir simülasyondan başka birşey değildir. Böylece gerçek mutluluğu unutturma ve mutlu olmayı istemekten caydırma ile mutluluk aranmaz ve mutuuk yaşanmaz olur. Yaşatılmak istenen mutluluk simülasyonu ile asıl hedeflenen amaç yerine getirilmiş, sistemin sürdürülmesi ve doğruymuş gibi yaşatılamsı sağlanmaktadır. Ezen ve ezilenin yer değiştirmesi ile hedeflenen ezilenin hakkını alması değildir ya da herhangi birinin. Haklar zaten sistem tarafından elde tutulmaktadır ezen bu haklara sahip değildir ki ezilen bu hakları ezenden geri alabilsin. İntikaml almak duygusu baskın olduğu ve bu simülasyonun farkına varılmadığı sürece ne sistem değişecektir ne de kimse hakkını ve en önemlisi de mutluluğunu geri alabilecektir. "Keser döner sap döner gün gelir hesap döner" söylemi de sistemi korumaya çalışmanın en basit göstergesi olmaktadır.

İnsan haklarını savunanlar insan haklarını gasp ederek amaçlarına ve istedikleri değerlere ulaşamaz. Bu zaten faşizmin kendisidir.

8 Şubat 2012 Çarşamba

The Trap!

Seçme seçilme hakkı, yıllardır özlemle uzaktan bakıp hasretini çektiğimiz, arkasından koştukça bizden kaçan, otomobille arkasından gitsek Magnev ile durmadan yoluna devam eden demokrasinin en güzel meyvesidir. Kaşıkla verilen kepçeyle alınıyor misali, bu hak verilmesine rağmen çeşitli yönlendirme, baskı ve adına siyaset denen yalanlarla seçme hakkı bireyin özgür iradesi ile karar verebilme yetisinden çıkarılıyor. Seçimler de aslında simülasyondan başka bir şey değildir, değişik mesajlar ile istenilen sonuçların alınabilmesi, seçmenin yönlendirilebilmesi ve seçme hakkının gasp edilebilmesi mümkündür.

Seçimi bir koni metaforu ile ele alacak olursak, seçimle yapılmak istenen koninin olabildiği genişletilerek herkese ulaşabilecek kadar geniş tutulması ve bu şekilde koninin sivri ucunda biriktirilen ideolojik ve siyasi amaçların daha geniş kitlelere uygulanabilmesi, ve koni ne kadar geniş olursa o kadar büyük olacağı için de seçimle elde edilen hakların daha kapsamlı ve daha geniş yetkilerle donatılmış olarak elde edilebilmesidir. Ters, içi boş bir koni gibi düşünelim seçimleri. bu koninin geniş tabanını incecik bir çember olarak düşünürsek, bu çemberde seçmenlerin yürüdüğünü hayal ettiğimizde, seçim beyanları ile seçmenler o çemberin içine çekilmek istenmekte ve bu şekilde koniye düşürülen seçmenler ucundaki sivri kısımda saklı olan tek düzeliğe indirgenmek istenmekte ve tek sesli sade bir toplum yaratılmak istenmektedir seçimler ile. Kazara o koninin içine düşenler, kendini mecbur hissedenler de koninin büyümesine ve verilen hakların uç kısımda birikmesine katkıda bulunmaktadırlar.

Seçilenin aldığı oyun tamamını gerçekten alabildiği için mi vermiştir seçmen?  İktidar olan iktidar olduğu için kendisine duyulan itaat, özlem, aidiyet duygularıyla alması gereken oydan daha fazla bir oy alabilmektedir. Seçimlerin iktidar sahiplerince nesneler ve imgelerle simüle edilmeleri için zemin hazırlanmaktadır. Oylar güçlünün yanında olmak adına verilmektedir, oyunun muhalefette kalmasını istemediği ve iktidarın menfaatlerinden yararlanabilmek için.  

Deneysel bir yöntemle ifade etmek istediğim spesifik bir örnekle konunun, anlaşılabilmesi açısından, açıklanması gerekirse; Facebook da bir ileti paylaşıldığını düşünelim, iletiyi kendilerini size yakın hisseden arkadaşlarınız beğenirken, hile ile beğeni sayıları 100/150 yapıldığında, gerçekte beğenme eylemini gerçekleştirmeyecek olan insanlar, bu iletinin popüler olaması ve bu çoğunluğun içinde var olma, bu popüleriteye ait olma duygularıyla iletiyi beğenme eylemini gerçekleştirirler.

Görünenin dışında bir seçim sonucu olması gerekirken egemen olana ait olma duygusu iktidarın alabileceği oydan fazlasına sahip olmasına neden olmaktadır. Toplumsallaşma adı altında, adapte olabilme çabası ile insanoğlu özgürlüklerinden feragat etmek zorunda kalmıştır. İnsanoğlu beklentilerinin iktidardan alabileceğini bilir, iktidar olacak olana destek vermediğinde beklentilerinin gerçekleşmeyeceğini bilir, ve özgür düşüncesiyle kullanması gereken seçme hakkını seçim simülasyonuyla zaten gasp etmiş olan iktidar olacak yönünde kullanır.

Taklit ile var olmaya çabası içinde bir yaşam sürmeye zorunlu bırakılmak, simüle edilmiş bir korku ve endişe denizinde yüzen gemiyi kurtarma vaadiyle toplumu yeniden düzenlemek amacıyla iktidarı ele alanların önemli amaçlarından biriydi ve sistemi sürdürebilmek için en önemli araç olan bu düzen yakın geçmişimizi yönlendirenlerin bunu başarmak için en büyük öğretisiydi ve yıllarca bu aşılanarak yeni bir toplum yaratma çabalarının bu gün meyvesini verdiğini görebiliyoruz. Bu öğretilerin doğal bir sonucu olarak tabi ki halk iktidara oy verenleri taklit ederek kendi var oluşlarını kabullendirmek istemekte ve iktidar sahipleri bu süreçte oylarını artırmaktadır. Örnek vermek gerekirse; genel seçimlerde 2002=>%34,28-2007=>%46,58 -2011=>%49,83' dür.

3 Şubat 2012 Cuma

Frustrated with Ignorance

Korumasız, medyanın yargı sürecinde yalnız bıraktığı yapayalnız bir güvercin!

Gazetesinin bir haberi ulusal bir gazetede yayınlanınca, korkutulmalar, davalar, ve gazeteciciklerin saldırılara desteği ile koskoca bir dünyada yalnız kalmış, ezilmiş, yıpranmış ama yılmamış, onurlu bir şekilde mücadelesine devam etmiş boynu koparılacağını bile bile o beyaz güvercin. Kim onun kadar cesur, yaptığı işin sonuna kadar arkasında durabilir, 21. yy' ın en büyük silahı paraya karşı yırtık ayakkabısıyla kim mücadele edebilir ki.

Güvercinlerin başını koparmak yerine 12 yaşında ki kızını 5.000 tl ye satan ve o kızı 6 sene tutuksuz yargılanarak kullanan o canilere karşı tepkiyle durmalı en ağır cezaları vermeliyiz. 'Kadınlar birer çiçektir' hatta 'kadınlar bir çiçektir ve her çiçek koklanmalıdır' nokta. Bize aşılanan bu vandalizmden kurtulmalı 'kadınlar bir çiçektir, çiçekler dallarında güzeldir' diyebilmeliyiz, işte o zaman 12 yaşındaki kızlarımız satılmaz ve N.Ç. kızımıza  24 kişi cinsel istismar da bulunmaz.

Aydınlanamadığımızdanmıdır, bu kavram bize uğramadığındanmıdır, hiç bir şey bilmiyor bir üniversite mezunu olsa bile çoğunluk. Akıl yürütme, nedenleri soruşturma merakımız kalmadı demeyi ne kadar da çok isterdim, ama böyle bir merak oluşmadı ki asla.

Önce insan diyebildiğimiz zaman gerçekten insan olabileceğiz, özgürlüğü karşısında hep daha fazla özgürlüğünden feragat ederek kazanılan paraları muhtaç insanlara sadaka olarak vererek değil. İnsan olabilmek içinde biraz aydınlanmalıyız. Bize insan olmak; 'otobüste büyüklerine yer ver, büyüklerine karşı gelme, büyüklerinin sözlerini dinle onlar biliyorsa doğru biliyordur', lafları ile itaat etmek karşı gelmemek baş kaldırmayıp önümüze eğmek olarak öğretildi, yıllarca bu aşılandı. İnsan olmak saygı ile eşleştirildi ve akıllarımıza kazındı!
Hayattaki tek keşkemiz aydınlanabilmenin öğretilmiş olması olmalıdır, sistemin evlatları olarak yetiştirilmenin yerine. Ama artık keşkeyi bir kenara bırakıp bize öğretilmeyenin peşinde biz koşmalıyız, öğretebilmek için.

Düzelmez demek caydırılmışlığın bir sonucudur. Düzelir demek ise kolaya kaçmaktır, bir şeylerin düzelebilmesi için birşeyler olamlıdır, o birşeylerde kendi kendine olamayacağı için birileri tarafından yapılmalıdır.

8 Aralık 2011 Perşembe

A Large Burst of Love

Platonik aşk şelalesinden duygu akışı, sevgi yoğunluğunun özlemle birleşmesiyle oluşan BIG BANG!

Hayalim değil aşkımsın!..

Boş bir sayfa karşımda, ne yapsam da onu senle doldursam, sesinle, kokunla, gözlerinle, saçlarınla, sıcacık yüreğinle. Kelimeler mi yeter sanıyorsun seni anlatmaya? sayfalar mı! Okyanuslar mürekkep olsa yazmakla bitiremem sadece gözlerini gülüm. Cennetim gözlerinde saklı, nefesim yüreğinde.

İnsanlar belirli hayaller ve amaçlar edinir hayatlarında, ve bu uğur da yaşlanır belki de onlara ulaşamadan, hayatın şamarı ile açtıkları gözlerini kapatırlar sonsuzluğa. Yaşamlarının belirlediği hayalleri uğrunda bir ömür yürür uzun bir yolda insanlar. Belki de küçücük bir detaydır hayatımız da kimilerinin hayalleri.  Amaçlarımız biraz daha yere basar sağlamca hayallere oranla. Amaçlar gerçekleştirilebilir hayallerdir, hayaller kısmen gerçekleştirilebilir olsa da.

Sen benim için bir amaç mısın? yoksa bir hayal mi?

Sen benim için aşksın aşk, bir gün kavuşacağım.

3 Aralık 2011 Cumartesi

Love or Think!

Ya Sev, Ya Düşün

Yanında ama dokunamayacağın kadar UZAK bir sevda... Sevmek yetmiyor bazen, "Cogito, ergo sum" demiş ya, keşke demeseydi, sadece sevmenin hiç bir işe yaramadığını anlıyorsun. Sevmek nefes almak kadar, su kadar, hava kadar ucuz değil ki.

Sevmek, her şeyi paylaşabileceğini düşünmek yeterli olmuyor. Biraz geleceğin o bilinmezler denizine daldığın da hayalleri insanı o derin sular da boğuyor. Yaralasa da insanı bu sevda ateşi, sevmeden edemez, görmeden gözlerini, duymadan sesini. O da bilir sevdiğini mutlu görmeyi elbet. Bilir ki onu mutlu edemeyecekse önünden çekilmeli, mutlu olmasına izin vermeli. Sevda böyle bir şeydir işte, kendini, duygularını, hayallerini bir kenara koyarsın, o gözlere hasret kalmak pahasına. Ezileceğini bile bile hayallerinin altında, onun mutluluğu uğruna bir arkadaş kalmayı göze alırsın. Paran yoksa sevmeyeceksin kardeşim.

Sevmek bir kenara, üzerine düşündükçe artık akıl kalbi yerle yeksan eder, mantık konuşur duygular değil.

Firari Senden Yüreğim/ Yürüyeceksin!..

Yürüyeceksin kaldırımlarda yapayalnız,
Adını sayıklayarak, ayakların gitmese de,
Nefesin kesilse, yüreğin artık çarpmasa da
Yürüyeceksin gözleri yüreğinde bir hasret,

Yürüyeceksin saçlarını özleyerek,
Sesi kulaklarında, anılar yırtık resimlerde,
Elbet görecek seni görmeyen incileri gözlerin,
Yürüyeceksin güller artık açmayacak gönül bahçende,

Yürüyeceksin ıssız sokaklarda bir başına,
Liman bulup sığınamayacak yaralı yüreğim
Bakışlarına mahrum, özlemine mahkum,
Yürüyeceksin içerin ağlaya ağlaya,

Yürüyeceksin, kalbinde kanadı kırık bir güvercin
Adı dudaklarında bir ses, aşkı yüreğinde bir köz
Kaç kez daha vurulacak kalbim, kirpiklerin bir ok
Affet güzel gözlüm senden firari bu yürek
Rüyalarda  rastlayarak sevda kokusuna,
Hayallerin boğacak her yeni günde, onsuz yapayalnız
Yürüyeceksin bir daha asla söylemeden, seni seviyorum!


23 Kasım 2011 Çarşamba

Bir melek gördüm!..

Dalgalar vapuru iskeleye vuruyor, rüzgar yüzümü döverken yudumladığım kahvemin kokusu içimi ısıtıyor, okuduğum kitap beni yeni diyarlara götürürken bir karartı beliri verdi. Kafamı kaldırdığım da kitabın eski kütüphanenin tozlu raflarından yıpranan sayfasından fırlamış, canlanmış karşım da duruyordu, evet gerçekten de karşımda ki onun gözleri, onun etrafını aydınlatan ışıl ışıl yüzü, boncuk boncuk gözleri, kalem kaşları, ok kirpikleriyle karşımda duruyordu. Damarlarıma pompalanan kanın bir an beni boğacağını hissettim, kalbim yerinde duramıyor göğüs kafesimi parçalayıp yerinden fırlayacaktı eğer bir kaç saniye daha bakabilseydim gözlerine. Okumuştum az önce seni nasıl da bir anda karşım da beliri verdin.

Onu bana sunan kitabı rahat okumak için vapurun kenarında ki korkuluklara uzattığım ayaklarımı çekmemi istercesine yüreğimi eriten bir bakışla baktı bana ve durdu. Bir an kalkmak, ona yol verme istemedim. Biliyordum ki ben kalkarsam o yanımdan geçip uzaklaşacak ve belki de bir daha onu göremeyecektim. Ama o bakışlar karşısın da onu kaybetmek dahi olsa sonun da hayır diyemezdim, diyemedim de ve kalktım geçmesi ve istediği yere gitmesi için. Yanımdan geçerken bir an beni büyüleyen kokusunun etkisi ile bayılıp vapurun suyu okşayan pervanesinin  çıkardığı köpüklerin dansı içine düşeceğimi hissederek, az önce ayaklarıma destek olan korkuluklara tutundum.Bir kaç adım attı ve vapurun iskeleye bakan kenarına oturdu. Bu güne kadar gördüğüm en güzel varlıksa ben onu görene kadar yaşamamıştım, bu kadar mı güzel olabilirdi bir çift göz. Evet artık daha da emindim yanımdan geçerken kitapta okuduğum son kelime onu anlamlandırmak için, onu tarif etmek için yazılmıştı ve o benim karşım da duruyordu, Melek! Vapurun kendini dalgaların üzerine özgürce bırakıp rüzgarla ve rüzgarla dans etmeye başlayınca, akşamın da etkisiyle minik elleri, tatlı burnu ve dünyamı aydınlatan yüzü boğazın ayazını hissetmeye başlamış ve yavaş yavaş üşümeye başlamıştı. Kar beyaz, yumuşacık pamuk eldivenlerini ve şapkasını çantasından çıkardı ve taktı, sanki boğazın ayazını biliyor ve tanıyor ve onu eski bir dost gibi selamlarcasına ve ona karşı koymanın verdiği mutlulukla gözlerinde usulca.

Rüzgar kitabı dövüyordu, sanki okumam gerektiğini anlatmaya çalışırcasına. O an kendime geldim ve onu rahatsız etmemek için artık ona bakmayı bırakmalıydım. İstanbul cam gibi bir akşam da, kar beyaz gelinliğini giymiş gecenin karanlığını aydınlatıyor, adeta gecenin karanlığına rağmen bütün ihtişamı ile karşım da duruyor, raks edercesine ona aşık olmamı bekliyordu. Büyülü, gizemli Ayasofya, masallardan çıkmış Sultan Ahmet karşımız da bütün ihtişamları ile bizi selamlıyor gelecekteki mutluluğumuza ilk adımımızı atacağımız ana şahitlik etmek için heyecanla ve merakla bekliyorlardı. Ama bilmiyorlardı ki önce arkasını dönecek, sonra kalkacak ve rüzgarın mağlubiyetiyle yenik bir şekil de vapurun arkasına sığınacak, dayanamayıp oradan da içeri girecekti, minicik ellerini ısıtmak için. Bir kez daha sayfaları aşınmış kitabımla baş başa kalmış, yanlızlığına sığınmış, bu anın verdiği ağır bir hüzünle kitabın onu karşıma çıkardığı derinliklerine doğru daldım. Onu bir daha göremeyecektim.

Vapurdan inerken şapkasından tanıdım, evet işte oydu vapurdan inmek üzereydi, poyrazın dövdüğü yaşlı elleriyle iskeleye yanaşan vapurun halatlarını bağlayan, artık emekliliğinine kavuşmak üzere olan görevlinin  kenarları demir korkuluklu kalasları uzatmasını bekliyordu. Vapur yanaştı ve vapurdan ilk inen o oldu, bense yaşlı amcaların, taşıyamadığı açıkça belli olan fazla kilolarının etkisi ile yavaş yavaş yürüyeceğini bildiğim teyzelerin arkasında sıkışmış kalmıştım. Vapurdan düşmemek için santim santim ilerleyen son teyzenin de inmesiyle ben de inebilirdim artık. İndiğim de artık vapurda kimse kalmamıştı, görevli iskele de bekleyen yolcuların vapura binmeleri için kapıları açmak üzereydi. Evet en son ben inmiştim. Hızlı adımlarla kalabalık içinde kar beyaz şapkasını aramaya başlamıştım, nereye hangi yöne baksam göremiyordum onu, tam ümidimi kaybedip yalnız ve onsuz kaldığım düşüncesinin verdiği etki ile boğaza dönüm hüznümü yaşamaya başlayacakken bir anda onun o pamuk şapkasını gördüğümü sandım. İşte oradaydı. Bir kaç adımda bir onu kaybediyor tekrar görüyordum kalabalığın arasında, sanki benden kaçarcasına yürüyordu. Yürüdüm daha hızlı yürüdüm, kaçar gibiydi benden onun arkasından geldiğimi anlarcasına, hissetmişti arkasından geldiğimi. Bir korku kapladı içimi, onu bir daha göremeyeceğimin verdiği bir korkuydu bu. Yaklaştım, bir kaç metre kalmıştı ki, onu rahatsız etmemek için durdum, yaklaşmadım daha fazla. Ne yapacaktım ki, ne diyecektim. Kaderime razı olurcasına sadece takip ettim, yürüdüm arkasından, rüzgarda savrulan bir uçurtma misali, bırakmıştım kendimi o rüzgara, izledim onu. Işıklar da yakalamalıydım, kırmızı ışığın yanacağını hesaplamışçasına karşıya son geçen kişi olmak için mücadele ediyordu insanlar, belki de en son o geçecekti karşıya bende o ışıkta takılı kalacaktım. Işıklardan o geçer ben kalırsam Beşiktaş'ın kalabalığında nasıl bulabilirdim bir daha onu. Işık yandı neyse ki karşıya geçemedi, yaklaştım, arkasına sokuldum, artık emindim bu koku onun beni vapurda etkileyen kokusuydu. O an dünyanın en güzel çiçeğini kokladığımı anladım ve derin bir nefes aldım, yanında durdum, yüzüne bakamadım. Işıklarda ki o saniyeler beraber geçirdiğimiz ve cenneti yaşadığım yegane andı. Işık yandı, karşıya geçtik beraber, bir an korktum Beşiktaş tarafına yönelecek diye, neyse ki duraklara yöneldi ve bende arkasından. Ümitlendim aynı otobüse bineriz diye. Durakların en başın da bekliyor ben de ortalar da bekliyor ona uzaktan bakıyordum. Bana bakar gibi kısa kısa baktı ama arkasını çevirdi, o an yıkıldım. Her gelen otobüsle içimi bir korku sarıyor acaba buna mı binecek? diye kendi kendime soruyordum.Her defasına binmediği otobüslerin benim bineceğim otobüs olmadığını gördükçe daha fazla rahatlıyor mutlu oluyordum. Ve sonun da bizi ayıran, ilk göründüğün de acaba binecek mi? diye kendime sorduğum ama otobüs onu geçtiğinde ona yönelmediğini veolduğu yerde kaldığını görünce, bizi ayıracağı için hiç gelmesini istemediğim, beklediğim de ise gelmeyen o allahın ceası otobüsü gördük beraber, o an sonun da anlamıştım onu bir daha göremeyeceğimi ve oracıkta yıkılmıştım, dünyalar başıma yıkılmıştı. Otobüsüme doğru yürüdüm son kez baktım ona doğru ve bindim. Bir daha belki göremeyeceğim ama asla da seni unutmayacağım, Melek!

Aldırma Gönül Aldırma!..

13 Kasım 2011 Pazar

Gül Tomurcuğunu Açmadan Soldurmayın!..

Bir kız evladınızın olması ne kadar güzel bir duygudur, yaşayanlar bilir elbette. Minicik bir prensese sahip olursunuz, onunla siz de büyürsünüz. Her gün yeni bir prenses elbisesi almak, onu şirin mi şirin giydirmek, mıncıklamak, ona sarılmak, öpmek, koklamak istersiniz. Kız evlat bir velinimettir. 18'ine geldiğin de her gün bir korku kaplar insanın içini, acaba ne zaman evlenecek ve artık evimizden gidecek? Ne kadar değerlidir, önemlidir; onun geleceğini hazırlarken en iyisi olması istenir. Özel bir önem verilir yetiştirilmesine, yaşantısına, korunur, kollanır, tek nedeni onu üzgün görmemektir. Bir kız evlat hele de babası için eşinden sonra sevebildiği ikinci kadındır.

Üzülmeleri, hele ki çocuk yaşta üzülmeleri onların bütün yaşamlarını etkiler, psikolojilerini bozar ve bu yıkım bir ömür onların omuzları üzerin de kalır. Kadınlar erkeklere göre daha duygusaldır, yaşadıkları bir travmayı atlatmaları daha uzun sürer, kimi zaman da atlatamaz ve bu travmanın gölgesin de yaşarlar.

İstismar edilen çocuklar hem aile içinde hemde sosyal çevreleri içinde yalnızdır. Acılarını tek başına yaşarlar, kimseyle paylaşamaz ve bu acıları hayatların da koyacak bir yer bulamazlar.
Kişiler arası ilişki problemleri, arkadaş bulma ve iletişim kurma sorunları, suç işleme eğilimleri, okul sorunları, bağlanma bozuklukları; kişilere aşırı bağlılık ve uzaklık bunlar sayıla bilecek bir kaç tane psikolojik etkidir.
Ya duygular; utanç, öfke, fobiler, korku, duyguların bedene yansıtılması, parçalanmış kişilik, depresyon cinsel işlev bozukluğu, farklılaşmış duygular, endişe, anksiyete, öz güven eksikliği, gelişimsel eksiklikler, intihar, suçluluk, duyguların bastırılması, post travmatik stres bozukluğu, agresyon, güvensizlik, cinsel davranış ve özdeşim de bozulma, dürtü ve kontrol eksikliği vs...
En yaygın etkisi ise çocuğun duygularının bastırılmasıdır.

Çocuk istismarı bu kadar acı ve travmayı barındırırken, bir de bunun daha da ötesini, düşünün, çocuk yaşta gelin olmak!

Çocukluk dönemi, cinsel gelişim ve bilgilenmenin henüz tamamlanmadığı bir süreçtir. Bu dönemde yaşana bilecek istismarın bir üst basamağı olan bir evlilik ise çocukta meydana gelebilecek zararı daha da ağırlaştırmaktadır. Uzun süreli duygusal ve davranışsal etkiler, korku, depresyon, kızgınlık, düşmanlık ve uygunsuz cinsel davranışlar onu ele geçirir. Bir insan, bir evlat olarak istemediği, yapamayacağı bir hayatı ona dayatmak bir suçtur ve onun özgürlüğünü, yaşama hakkını elinden almak, bilgilenme ve öğrenme hakkını yok etmektir. O evladımıza yazık değil mi bu çocuk yaşta arkadaşları koşup oynarken ve okula gidip eğitimlerini devam ettirirken bu zulmü onlara yaşatmak vicdanınıza nasıl sığıyor.

Bir gül tomurcuğunu yok etmek, bir civcivi öldürmek, bir caretta carettayı kuşun gagasına teslim etmek! Bunlar insani değerlerdir. Burada da iş yine eğitime düşüyor, eğitilmemiş, kara cahil kalmış, bir hayvan bile demek istemiyorum onların içgüdülerinde bile bu davranış söz konusu değil, bir yaratık evladını tabi ki satar bir kaç bin sigara paketi için ya da bir kaç bin kilo çay, şeker için. Eğitim şart biz bu evlatlarımızı o yaşlar da okula yollamayan evlendiren insanlara yaptırımlar uygulamadıkça, o evlatlarımızın kızlarına da aynı işkence yapılacaktır. Bilinçli bir toplum yetiştirebilirsek o kadınlar çocuklarının satılmasına izin vermez, o bilinci biraz da olsa eşlerine yansıtır ve en önemlisi gelin değil öğretmen olacak olan o kızlarımız kendinden sonra ki erkek neslini eğiterek bu çocuk istismarının önüne geçebilecektir.
Merakımdan bir anayasa araştırması yaptım ve kanunen bu tür davranışların suç olduğunu gördüm demek ki iş yine bilinçli olamaya, eğitime ve evlatları satılan annelerin biraz daha bilinçli olmasına kalıyor. Tabi ki her konu da olduğu gibi kanun ve ceza var ama uygulayan yok. İşte o kanun;

 5237 SAYILI TÜRK CEZA KANUNU
* Cinsel saldırı Madde 102 - (1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlâl eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Suçun; a) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, (verilen cezalar yarı oranında artırılır.)
* Çocukların cinsel istismarı Madde 103 - (1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden;
a) On beş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış.
* Reşit olmayanla cinsel ilişki MADDE 104 (1) Cebir, tehdit ve hile olmaksızın, on beş yaşını bitirmiş olan çocukla cinsel ilişkide bulunan kişi, şikâyet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 
* Cinsel taciz MADDE 105 (1) Bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi hakkında, mağdurun şikâyeti üzerine, üç aydan iki yıla kadar hapis cezasına veya adlî para cezasına hüküm olunur. 



Unutmayın çocuk yaşlar da gelin olmasına izin verdiğiniz bebeğiniz aciz ve çaresiz bir hayat için de yaşarken ömür boyu size kızgın, öfkeli olacak ve sizi asla affetmeyecektir. Ayrıca insanlık, toplum, ve vicdanınız da sizi asla affetmeyecek. Eğer inanan bir insansanız ahiret günü de bu suçun cezasını çekeceksiniz.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Küresel yaşam da bir simülasyon!..

Kimi zaman devrimcinin okuduğu kitap, çobanı ıslatan yağmur, bir güzelin gözleri, parmaklıklardan sızan güneş,Ahmet'in, Kazım'ın dillerden düşmeyen türküleri, gözleri parıl parıl çocuklar, dalında bir gül, vapurdan martılara simit atma, işçinin emeği,bir babanın alın teri, kimi zaman da  bir annenin sımsıcak çorbasıdır bizlere umut veren. Umut yemek, içmek ve nefes almak kadar hayati önem taşır insan hayatında.

Karlar altında ki deprem çadırın da Van'ın ayazına karşı koyan küçük yüreklerin umududur onlara uzanan bir el, içilen bir bardak sıcak çorba. En zor günlerin de hayatta kalmış olmaktır onların umudu, depreme, soğuğa, her şeye, herkese rağmen.

Umutları umutlarımız, onlar bizim yarınlarımızdır, kavga da etsek, sarılıp dost arkadaş da olsak.

Herkes için farklıdır yaşam mücadelesi, Van da soğuk hava da barınmak, hayatta kalmaktır. Anadolu'nun küçücük, sıcacık ve şipşirin kasabaların da köylerin de neden, nerede yaşadıklarını ve onlara atfedilen, oynadıkları rollerin ne olduklarını bilmeden günlerini oyun oynayarak geçirmek, biraz büyüdüklerinde ailelerinin onlara çizdiği yol da yürümeleri gerektiği gerçeği onlara dayatıldığında, yeterince güçlü değilse bir hayatı kendi istemeden yaşamaktır, birazcık ailesine baş kaldırabiliyorsa kaçmak ve uzaklaşmaktır büyüklerinin yaşamlarından, gelenek ve göreneklerinden, ve yaşam tarzlarından.

Biraz daha büyüdüğünde, bir birey olmaya çalıştığın da ya yönlendirilecek ya da birazcık da olsa kendini geliştirip küçük de olsa ona umut verecek fikirlere, görüşlere sahip olacak.

Hayata atıldığın da ise yapa yalnız kalacak, annesi, babası, kardeşleri, akrabaları, bir ailesi olmayacak. Evlenirse sadece eşi olacak ki o da sürekli karşıtlığın savunulduğu bir ilişkiye sahip olarak. Yaşanılan dünya etkisi altında ki siyasi ve ekonomik sistemlerin etkisi ile insanı sömürmeye küçük yaş da onu bu sisteme dahil etme çabasıyla başlayacak. Sömürülen doğduğun da anne sütü, çocukluğun da hayaller, gençliğin de aşkı ve olgunluğun da emeği alın teri olacak. Küreselleşen dünyanın insanın, onun oynamasına izin verdiği rolü, nasıl bir bilgi kirliliği içinde yaşadığını, nasıl yönlendirildiğini anlaması için bilinçlenmesi gerekir. Bunu bütün bu tuzakların ve tutsak hayatının için de tek başına yapamaz, bilemez anlayamaz. Aydınların, sanatçıların insanlığa karşı olan görevlerini yerine getirmesi gerekmektedir. Sanat ezilenin, zayıfın, sömürülenin ve tutsak edilenin bilinçlenmesini sağlamak için doğmuş bir ihtiyaçtır. Günümüz de ise bu kutsal amaç kocaman bir hiçmiş gibi bir kenara atılmış, attırılmıştır. Kutsal görevinizi terine getirin de bu emek, duygu ve insan onurunun sömürüsü bitsin artık.

Umudumuzu küçücük mutluluklardan alıyor olsak da, artık lamba da titreyen alev üşüyor, umutlarımız, yarınlara olan inançlarımız, gücümüz azalıyor, azaltılıyor...

Umarım güzel günler görürüz çocuklar!..

9 Kasım 2011 Çarşamba

Kazaya KURBAN gittiler, BAYRAM otel de!..

Nere de kaldı insan hayatına verilen önem, bu kadar mı değersiz bir insanın hayatı? Ne kadar üzülsek, ne kadar suçlasak, ne kadar keşke, ve ne kadar yaraları sardık desek de az.

Üzülsek de neden az?

Göz göre göre duvarlarında çatlakları olan, oturulabilir izni verilmemiş binaların sanki 7.2 Van da olmamış gibi kullanılmaya devam edilmesi, ve bu kullanım izninin denetim ile değil de sözlerle canlı yayınlar da ifade edilmesi sonucun da günlerdir Van'ı unutturmamak için çabalayan gazeteciler ve arama kurtarma ekipleri, bu 
kurban bayramında Van merkez de kazaya KURBAN gittiler BAYRAM otel de.

Kaza çünkü hiç bir önlem alınmamış, hatta valilik belediyeden görevli 70 denetim görevlisinin görevlerini yapılmasını durdurmuş, ayrıca otel sahipleri ise bina da ısı yalıtımı olduğu gerekçesi ile 35 kişilik yapı denetim görevlilerine izin vermemişler, ücretlerini ödememek için. Yapılmayanlar ortada iken sorunların çözülmüş gibi gösterilmesi ne kadar da ironik duruyor.

Ya siz medya mensupları, görevini yapmayan, medyayı yönlendirme aracı olarak kullanan, sorunları konuşmayanlar, çözüm yollarını araştırmayıp sorunların üzerini örtmeye çalışan, en az zayiatla atlatıldığını savunanlar, depremin teğet geçtiğini bağıranlar, yapılmayanları değil yapılanları anlatan sizler, rahat uyuyabildiğinizi düşünmüyorum eğer ki bir parçacık insanlık şerbetinden tatmış iseniz. Bu akşam o otelde o lobi de öğrendiğiniz yeni bilgileri yazarken oturan siz de olabilirdiniz, lütfen sizler de artık birazcık insanlık şerbetinden tadın. Ama sizler ora da oturuyor olamazsınız, eviniz de acaba bu gün ki yapılmayanları unutturacak yapılanları habercilik terimleri ile süslerken oturursunuz. Unutmayın sadece yapılanları yazınız da süsleyerek kaleme aldığınız, yaşadığınızı sandığınız simüle edilmiş yaşantınızı sürdürdüğünüz yerlerde bir gün sizin için de 3 metrelik enkazdan mezarlara dönüşebilir.

Yine deprem değil bilinçsizlik, işgüzarlık, bu günün işini yarına atmayıp direk yapmamaya karar vermek bizleri, yüreği olan insanları üzdü. Kendi kendimizi öldürdük, depremin öldürmediği canlarımızı bile bile o yıkılmak üzere olan binalara göndererek onların ne şehit ne de gazi değil NİYAZİ olmalarına sebep olduk. Umarım ülke olarak mutluyuzdur, huzurluyuzdur. Yaşasın başardık, bunu da başardık, helal olsun bizlere hep birlikte kazandık, ya da kaybettik mi demeliydim bilemedim? Sağ olun hepiniz bu bizim eserimiz. Durmadık işgüzarlığa devam ettik, hep beraber öldük, çünkü biz büyük düşündük!..

8 Kasım 2011 Salı

Deprem öldürmez, Kişilik duvarı öldürür!..

Bir kişilik ki kendi hayatını en değerli, güzel, gerçek ve doğru görüyor, dünyasın da yaşayarak. Kendinden emin yürüyor sokaklar da, güveni tam, kişiliği ile barışık. Yürüyor, karşı cinslerine bakıyor, daha güzellerini görmek istiyor, daha güzel şeyler giymek, yemek istiyor, hep daha fazlasını ister insan doğası gereği. Her göz temasında biraz daha kendine güveni artıyor, daha çok tatmin olup mutlu oluyor. Taa ki o karşısına çıkana kadar. Dönüp şöyle bir bakılmak bir yana, farkedilmeyişi kendisini Antartika'nın eriyen buzullarıyla dolu sularında bulmasına neden oluyor. Bir an da yıkılan öz güven duvarının parçalanmış tuğlaları altında kalıyor, Van da, Erciş de enkaz altında kalmış bedenler gibi. O an kazandığı her şeyi kaybediyor, kazanılan birşey yok zaten orta da, öyle olduğunu sanmış. Kendisi kurguladığı hayatı yaşıyor ve mutlu oluyor, dışarıdan bir etki olmadığı için de üzülmüyor. Fakat kurguladığı senaryonun sürmediğini gördüğünde gerçek acıları tadıyor. Aslında gerçekten bir kurgunun parçaları olarak yaşamak zorunda bırakılıyor olmak kişiliklerin gelişmesini engellediği gibi, kurgu da ki kişisel uyumsuzluklar da dengelerin bozulmasına ve acı çekilmesine neden oluyor. Dayatılan yaşam simülasyonunun dışında kalabildiği kadar birey var olabilir aslında. Değerler, sevinçler, acılar, yargılar, amaçlar, ve kişilikler oluşmadıkça, bireyler, toplumlar mutlu olmaz, ancak onlara layık görülen mutluluklar yaşanabilir. İzin verilen kadar mutlu olunabilir. Sunulan sevinçler, üzüntüler, değer yargıları izin verildiği kadar yaşanır. Dayatılanların bir senaryo, kurgu olduğu anlaşılmalı, bireyler ve toplum bilinçlenmeli, yoksa daha çok can yanar. Somut bir örnekleme yaparsak, biz bilinçli olmadıkça müteahhitler çalmaya, belediyeler denetlememeye, mühendisler diplomalarını kiralamaya devam eder, toplumu düşünmüyorsanız, kendinizi bile düşünmüyorsanız, sevdiklerinizi, arkadaşlarınızı, dostlarınızı, ve arkadaşlarınızı düşünün ve en azından onlar için bir şeyler yapmak için bilinçlenin. Ne zaman ki bilinçleniriz, o zaman kendi özgüven duvarımızın enkazı altın çok sevdiğimiz bu dünyaya veda etmez her deprem de herşeyimizi kaybetmeyiz.