12 Nisan 2016 Salı

Easiest and Best Ways to Enter the Musée du Louvre, Paris

When My fiance and i decided to go to the Paris, i thought that we must go to the Musée du Louvre, Paris. We searched about Paris and especially  the Musée du Louvre on the internet. We read very much about the Musée du Louvre, and we found out very much information about the too long queues at the Pyramid entrance.

What should we do? We searched again about that topic on the internet. We saw that there are another entrances. We checked it, and analyzed the map. We decided to use the Lion Gate.

When we went to courtyard of the Musée du Louvre, we wanted to find the Lion Gate, like other tourists. However, there was no the Lion Gate  which is used to enter the Musée du Louvre. We were disappointed that we won't enter the Musée du Louvre, because there was too long queue.

when just we decided to go out from courtyard of the Musée du Louvre, we saw some people who were descending the stairs. We ran over there, and asked handsome french security that could we enter there,

The answer was the huge YES!

Dear my friends you can easily find there using my special map for you.





There is no need and special thing to wait too long time to enter the Musée du Louvre, but, if you want to use the Pyramid entrance for romanticism, you are free.

You can find two alternative entrances on the right and left side of the Arc de Triomphe du Carrousel.

I wish you a tour full of art and romance.

Have fun!


27 Ocak 2015 Salı

Yalnız Kitap

Yokluğunda, yağmurun eski ve rüzgarın geçiş yolu olan tahta pervazların arasındaki camlarını dövdüğü bir kütüphane de kitap okumaktan başka hiç bir anlamlı iş yoktu o gece hayatımda.
Peçeteleri bir havuza düşmüşçesine boğan soğuk algınlığımın bile bir etkisi yoktu. Pencereye vuran damlaların sesini bölen tek şey bir kaç köpeğin gecenin karanlığında ki haykırışları belki de yakarışlarıydı. Kitap ellerimde yeşermeye başlıyor, yazar bana farklı duyguları yaşatırken, beni değişik düşünceler arasında bir geziye çıkarıyordu. Köpekler, yağmur damlaları, masadaki lambalar ve kitaplar dışında yalnız olan bir tek ben vardım. Saat gece yarısına yaklaşık 1 saat kalayı gösterdiğinde gözlerim yorulmuş, belimdeki ağrı sırtıma doğru tırmanmaya başlamıştı. Saatlerdir oturmanın vücuduma verdiği yavaşlama emriyle, ilk başlarda hiç üşümeme rağmen, bedenim soğukla  birbirine sarılmaya başlıyordu. Lambaların loş ışığı sanki etkisini saatler ilerledikçe yitiriyordu. Her şeye rağmen kitabı bitirdikten sonra  yağmur altında eve yürümek istiyordum. Böylece diğer kitabım da benim gibi yalnız olacaktı o gece, ve belki beraber uyuyacaktık.

26 Ocak 2015 Pazartesi

Bir Kase Film

Yetiştirmek, her insanın dünyaya getirdiği meleklerini bildikleri doğrular doğrultusunda yürütmek isteğidir. Kimi zaman bu doğrular bir atleti ortaya çıkarabilirken, kimi zaman da doğrular ters yönde birer ağırlık gibi asılarak yavaşlatır. Tabi ki bunun kararı algılama deneyimlerinin sonucunda yetiştirilmek istenene aittir.

Yetiştirmek, prensipte iki kavramla gerçekleştirilmeye çalışılır; eğitmek ve öğretmek. Yetiştirici hem eğiticidir hem de öğreticidir, ve belirli bir noktada kendisi de yetişemediği,öğrenemediği, için bu öğretme faaliyeti tıkanır kalır. Artık öğrenme için bir bilene danışılır ve öğreticiler öğretme görevini görevini üstlenir.

Öğrenmek, insan ancak bilgiye açsa gerçekleşebilir, aksi taktirde gerisi israftır. Açlıktan ölen insan ne yerse yesin en azından açlığını yatıştırabilir değil mi? Belki ilk zamanlarda açlık duygusuna yenilerek evet açlığını bastırmaya kalkabilir. Açlık içinde kıvranan bir insana üç öğün bir dolu kase mısır gevreği üzerine de alabildiğine süt dökülerek verilsin. İlk kaşık dünyanın en lezzetli yemeği olacaktır. İkincisi onu rahatlatacaktır. Üçüncüsünde tat bile alamayacaktır. Peki öğünleri bu şekilde geçirsin, hatta günleri... En sonunda tek bir kaşık bile almak istemeyecektir. Belki mecburiyetten yiyecektir ama artık o ilk anda ki açlık duygusu unutulacak ve yeni bir tat arzulanacaktır.

Öğrenmekte biraz bununla ilgilidir. Bir insana doğumundan ölümüne kadar belli bir doğrultuda ve belli yöntemlerle öğretilebilecek şeyler sınırlıdır. İşte kişisel gelişim denilen olgu burada devreye giriyor. Artık kişi belirli kazanımlara sahipse, tercih edebilme şansı varsa her öğünde ne yemek istediğine kendi karar vermek isteyecektir. Önüne her öğün aynı kase, kaşık, aynı miktarda mısır gevreği, ve süt konulan insanın sahip olmadığı gibi. Artık sadece dünyada tek çeşit kap yemek olmadığını düşünebilen birey, farklı lezzetleri kimi zaman acı kimi zaman tatlı da olsa tadabilecektir.

Düşünmek, aslında bilmek, farkına varabilmek ve var olanın ne olduğunu anlayabilmektir. Bu yapılabilirse gerisi artık çocuk oyuncağıdır. Algılama zamanı zekaya ve çevresel koşullara göre değişiklik gösterebilir. Belki bu zaman yetiştirenler tarafından kısaltılabilir.

Ama nasıl?

Her öğün önüne bir kap aynı yemek konulan insan mecbur olduğu için yemeğini yiyecektir. Aslında yemeği sevip sevmediği sadece tamamını bitirmesinden anlaşılamaz. Tüketmek içgüdüsel bir dürtüdür, açlığın ürünüdür. Acıkmış bir insanın önüne bir kap yemek konulmuş olsun, o insan onu bitirsin tamamen. Sevdiği düşünülecektir. Sonraki öğün yine aynısı konulursa yine kap tertemiz olacaktır, bu sürüp gidecektir. Burada yemeğin tamamen sevildiği yada sevilmediği test edilemez, çünkü içgüdüsel bir görevi tamamlama gerçekleşir.

Kıyaslama yapabilmemiz için en az iki farklı meta el de olmalıdır. Farklılık göreceliliği doğurur. Farklı olan iki şey birbirine göre kıyaslanarak daha güzel ya da daha kötü olduğu söylenebilir. Gelelim eğitim konusuna; farklılaşma eğitimde de faydalı ve yararlı olacak kavrayabilme zamanını azaltacaktır. Burada iş tabi ki yetiştirici, yol gösterici, yönlendirici kişilere düşüyor.

Bu farklı kap yemek nedir peki? Kitaplar mı (roman, öykü, şiir, ders kitabı, test kitabı)? Hangi iletişim aracı doğrusu?

Kitaplar görsel iletişimin harf ve kelimelerle kullanılabildiği bir yöntemdir. Aslında görsel öğrenme daha etkili olduğu için yararlıdır. Ama daha lezzetli bir yemek varken neden bunu sunmuyoruz masada aç karın ile bekleyenlere?

Sinema...

Evet sinema. Nasıl bu kadar etkili peki?

Film sadece art arda gelmiş resim kareleri değildir. Duygu, düşünce, bilgi bu kareler arasında öyle güzel ahenkle dans ettirilir ki, bu lezzetten tadan farklı lezzetlerde aradığını bulamayacaktır.
 Sinema içine aldığı izleyiciye bir simülasyon içinde verilmek istenen duyguları ve düşünceleri, gerekli bilgileri en güzel şekilde servis eder. Bir film çoğu zaman damak tadını değiştirip, kişiyi farklı bir yöne yönlendirerek hem daha fazla bilgiye acıkmasını sağlar hem de içerdiği bilgi ile tok tutar.

Bir film bir hayattır, anıdır, hikayedir, ve bunlardan alınan derstir. Hiç bir film sadece izlenilip tüketilebilecek ve üzerinde düşünülemeyecek kadar basit değildir. Olamaz. Ama tabi ki daha iyileri her farklılıkta olduğu gibi filmler içinde geçerlidir.


İyi bir film algılamayı, öğrenmeyi ,eğitilmeyi, düşünebilmeyi kolaylaştırır. Var olabilmenin farkında olabilmeyi gösterir. İnsanın hayatının ne kadar kısa olduğu düşünülürse film onu en iyi kullanabilmek için gözlerden gizli bir fırsattır.

İzleyenler belli bir zaman sonra izletecek düşünceler fikirler de sunabildikleri için bir film gerçekten de değerlidir.

8 Haziran 2014 Pazar

Düşünmek Zorundayız!

Hayat diye anlattıkları bize sadece koca bir yalandı.

Asıl var olan her gün sabah kalktığında verdiğin ekmek mücadelesiydi, var olma mücadelesiydi.

Süslenmiş, gizlenmiş, üstü örtülmüş, simülakrlarla bezenmiş, kurulmuş ve aslında var olan vahşi bir hayattı yaşanan sadece.

Kurgu öylesine derindi ki her ne yöne adım atarsak atalım önceden yazılmış senaryoyu oynamaya devam ediyorduk.

Reddetmek gerekiyordu, sorunlara çözüm aramak yerine. Asıl olanın kurgulanmış sorunlar ve kurgulanmış hayat olduğunu anlayabilir ve bunu reddedebilirsek o zaman gerçek çözümü üretmiş olacaktık. Varmak istediğimiz yere o zaman varacak, sorunlara çözümü bulmuş olacaktık.

Gerisi bir paradoks olarak kalmaya ve anlamak için bir hayatımız boyunca uğraşsakta kafa karışıklığımızdan beslenen ve her defasında büyüyen mesajlardan başka bir anlam ifade etmeyecekti.

Anlayamadık. Belki anlar gibi yaptık kimi zaman da. Kavramış gibi yapsakta, kavranan ve sorunlarla sarılan hep yine bizdik. Sorun bizdik, çözüm bulmaya çalışmamızdı. Sorun bize öğretilen ve dayatılan herşeydi. 

Bütün bunlar bize öğretilmemiş olsaydı sorunu gerçete görebilecek ve çözümü o an ortaya koyabilecektik. 

Eğer gerçekten istiyorsak, insanlığımızın üstündeki bu asalak duygulardan ve ölü topraktan kurtulmasını;

Düşünmeliydik! 

Düşünmeliyiz!

Düşünmek zorundayız!

22 Nisan 2014 Salı

Fosforlu Tokat

Hayatımda ilk kez bir fosforlu kalemim olmuştu ilkokul 5. sınıfta. Ertesi gün ki heyecanla kullanacağım dersi iple çekiyordum. Sabah oldu, güneş daha da parlaktı sanki, çiçekler daha da güzel kokuyordu, çimenler daha yeşildi, ve bahar daha da bir güzeldi. Ilk kez yeni ve kullanılmamış bir fosforlu kalemim vardı. Bana aitti.

Sınıfıma gittiğimde öğtretmenimizin gelmeyeceği ve o günlük diğer sınıfta oturacağımız söylendiğinde öğretmenimin hastalığı için üzülmüş daha o anda özlemiştim.

2. Teneffüste annem ve kuzeni beni ve kuzenin kızını ziyarete gelmişlerdi. Kızı fosforlu kalem almasını söylediğinde kuzen nasıl olduğunu sordu. Bende heyecanla ben göstereyim benim var diyerek koridordan sınıfa koşup bir çırpıda kalemi alıp gösterdim.

Zil çaldı ve sınıfa döndük. Sıralarda 3'er çanta sahiplerini bekliyordu. Hasretimizi giderdik ve 3 çocuk bu gün yetişkin olarak oturamadığım sıraya oturduk. Teneffüste sınıfta oturan ve işlerini yapan komşu öğretmenin sesi duyuldu;

Teneffüste sınıfta koşanlar, yaramazlık yapanlar...

Bir anda kendi adımı duyunca koridordaki anneme ve kuzenine mutlulukla bakar haldeyken  şaşırmıştım.

Kalktık, tebeşire doymuş tahtanın önüne dizildik. Sıra bana geldi. Tokatı yediğim anda annemin içinde bir sızı oluşmuş ama sesini çıkaramamış, gözleri dolmuş sessizce kuzenine dönmüş çaresizce gözlerine bakıyordu. Kuzen de sesini çıkaramamıştı. O da çaresiz ve içine oturan ağır bir acıyla annemin bakışlarına karşılık veriyordu.

Hayatımda tokadını yemediğim annemin önünde öyle okkalı bir tokat yedim ki, bu tokatı ve onun anneme hissettirdiği acıyı gördüğüm yüzünü ömrüm boyunca unutamayacağım.

Bu gün olsa o öğretmen ne bana ne de benim gözümün önünde hiç bir çocuğa dokunamaz.

Ama o gün yemiştim tokatı.

Suç muydu sınıfta heyecanla koşmak? Ya da yaramazlık yaptığı söylenen arkadaşların yaptığı yaramazlık ne olabilirdi ki.

Biz çocuktuk. Çocuk ne suç işleyebilirdi ki? Kabahati ne olabilirdi?

Tek suçu çocuk olmaktı.

O gün anlamıştım ki hayat çocuklara da acımıyordu.

30 Kasım 2013 Cumartesi

Ey özgürlük

Gel artık özlediğimiz beklediğimiz
Gel artık uğruna fedakarlık ettiğimiz
Gel artık hasretlik çektiğimiz
Gel artık Ey Özgürlük

Gel artık peşinde koştuğumuz
Gel artık yüreğimizde koşturduğumuz
Gel artık sevdasına tutuştuğumuz
Gel artık gel Ey Özgürlük.

3 Kasım 2013 Pazar

İroni Neslinide Tükettik

Nesli tükendinsanilan Anadolu Leoparı Diyarbakır'da vurulmuş.

Ne güzel degil mi nesli tükenmemiş. Ne kadar da mutlu olduk bu haberi okuyunca değil mi?

İroniden trajediye dönmüş olay artık. Haberi bu şekilde duyurmak mı, duyunca ilk tepki olarak srvinmek mi? Daha sonrasında üzülmek mi ironik olan? Yoksa gercekten de bir trajedinin icinde mi yaşıyoruz?

21 Ekim 2013 Pazartesi

Sahneye Değil Sınıfa!

  Küçük Şarkıcı Değil Büyük Düşünür

Televizyon, daha renklisini bulamazken bir anda hayatımızın vazgeçilmezi haline gelmedi mi? Ne kadar çabuk gelişti ve ilerledi teknoloji öyle değil mi? Dört kanal ve bir tane de açma kapama düğmesi olan ve karşısına akşam ajans saatinde heyecanla oturulup, eğlence, müzik programlarının beklendiği, küçücük bir dünyaya sahip çocuğun hayal dünyasını tamamen ele geçiren o kocaman kutular şimdilerde neredeyse kağıt inceliğinde pazarlanmaya devam edilmiyor mu? Pazarlanan sadece camdan bir tüpe sahip olan ve camında Zeki Müren'in sanat müziği söylediği kutu muydu her zaman? Ekranın bir de görünmeyen bir yüzü vardı aslında hep. Şimdi birazda ekrana arksından baksak fena olmaz dimi?

İletişim araçlarınin ve de bunların en yaygın ve önemlilerinden biri olan televizyon ne gösterdiyse doğru sayıldı, nasıl söylediyse o yöntem doğru kabul edildi, nasılda yaşam tarzını dayattıysa bu şekiller çerçevesin de geçirildi televizyonlu ilk yıllar. Teknoloji deki gelişmelere müteakiben letişim kanalları değişti ve yenileri eklendi. Televizyon popüleritesini yitirmiş gibi görünsede o artık iletişim için ilk göz ağrısı ve cefakar bir önder olarak putlaşmış bir noktada kalmaya devam etti.

Gelelim televizyon kutusunun icine hapsetmek pahasına bizlere pazarladığı simülasyon dünyasının emekçi tutsaklarına. Pazarlanan bazen emekçinin kendisi olduğu gibi bazende emeğin kendisi veya mesajlardır. Emeğin ve mesajların pazarlanması kabul edilebilir gibi görünsede yıllardır televizyonda emekçinin pazarlanmasını bir ironi içinde izlemekle yetiniyoruz.

Eğer bu emekçi daha 12 yaşında hayal dünyasını ve ufkunu genişletecek oyunlar oynaması, resimler yapması, okuması ve eğitilmesi gereken bir çocuksa bu ironi bir trajediye dönüşüyor. Çocuk gelinler olmasın dediğimiz günlerde çocuk şarkıcılar yaratmak birazda iki yüzlülük gibi durmuyor mu? Bir çocuk şarkıcıya gece yarısı talk-show programında hayali sorulduğunda ne tesadüf ki o yaştaki çocuğun hayali daha fazla düğünler,eğlenceler ve sünnet düğünlerinde şarkı söyleyerek annesine ev almak oluyor. Bir yavrunun annesine bu hediyeyi sunmak istemesi çok doğal ve masum görünsede onu eğitimden uzaklaştıracak bu gibi eğilimler aslında bir arzunun kölesi yapacaktır onu. Ailesi bu gurur tablosuyla hayırlı bir evlat yetiştirebilmenin elzemini n farkında olduğunu düşünsede bu acı gerçeği değiştirmeyecektir. Bizlerde bu genç şarkıcımızla gurur duyuyor, ne kadar iyi kalpli bir yavru olduğunu düşünerek hayırlı evlat damgasını yapıştırıyoruz, ülkece hepimizin hayırlı evlada ihtiyacı olduğu şu günlerde. Bu davranışımız ile övünmeli mi yoksa utanmalı mıyız?

Her çocuk Büyük Şarkıcımız gibi yenilerininde adını tarihin sayfalarına Küçük Sanatçı diye kaydedeceğiz. Sonra unutacağız. Çünkü o çocuk büyüyecek. Belki de ileride adını kötü olaylarda duyuracak. Masumiyet kayboldukça çocuklarda pazarlanacak ne ses kalır nede başka bir yetenek. Genç starlarımız popüleritelerini yitirdiklerinde yaşadıkları tiyatronunda sonuna geleceklerdir. Ama perdenin kapanmasıyla herşeylerini kaybedecekler ve kendilerine saygı duymayacaklar. Sonunda onlarda hayattan koparılmış ve uzaklaştırılmış diğer emekçiler gibi bir kenara atılacaklardır. Popüleritesini yitiren her ürün, pazarlanmaya değer her malzeme gibi mesaj taşıyamaz hale geldiklerinde kaybetmenin ne demek olduğunu daha yeni tatmış olacaklar ki bu da genç yaşta tecrübe edilemediği için onları sudan çıkmış balığa çevirecek. Filmin sonu kendilerine zarar vermeye başlamalarıyla gelecektir. Ve o masumca ev alma dileğiyle gönüllerde taht kuran melek artık zamanla gözlerde bir şeytana dönüşecektir.

Çocukların yeri simülasyon içindeki sahneler ve televizyonlar değil, okul sıraları, bahçeleri, oyun alanları, çocuk parkları ve kütüphanelerdir. Çocuklar bu hapishaneden kurtarılmalı ve okullarına dönmelidirler sahnelerin yerine.

5 Nisan 2013 Cuma

Çözüm Sürecinde Bir Şeytan

Şu güzelim bahar günlerinde ülkemizde barışın konuşulması, siyasete baharın gelmesi vicdanı olan herkesi mutlu ediyor. Yıllardır kanayan bu yaranın artık tedavi edilmesi günümüzde olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Keşke diyor insan, keşke daha önce halledilseydi bu sorun. Artık keşke dememek için hepimizin önünde bir fırsat duruyor.

Peki neden şimdi? Diye sormak ihtiyacı da ortaya çıkıyor. Belki şartlar çözüm için günümüzde olgunlaştı. Belki de bu bazı güçlerin ihtiyaç duyduğu bir gerekliliktir.  Iyimser olup ilk olasılığı düşünmek, baharın etkisiyle mutluluğu tercih etmekten kaynaklanıyor ya da gerçekten buna inanılıyor olmaktan ileri gelen bir sonuç olabilir.

İkinci senaryoyu biraz açacak olursak  siyasette her olasılığın olabileceğini ve spekülasyona açık olduğunu görebiliriz.  Hadi biraz şeytanın avukatı olalım.

Neden şimdi,  neden bu gün?  Herşey güllük gülistanlık mı? Şartlar gerçekten olgunlaştı mı?

Ekonomik kriz günümüzde ülkemizin ya da bölgenin bir sorunu değildir sadece, artık küresel bir krizdir. Resme büyük çerçeveden bakabilirsek artık kapitalizmin oldukça sıkıştığını sömürü kanalı kalmadığını görebiliriz.  Dünya da sömürülmeyen toprak insan ve halk kalmadı.  Yıllardır kapitalizmin ugrayamadığı hatta kaçtığı bir coğrafya artık paranın ışığı ile aydınlanan gözlerin görüşüne girdi.  Bir kazma bile vurulmamış bir bölge artık oldukça cazip gelmektedir.  Bir de geleceğin dünyadaki sorununun uğramayacağı bir cografya düşünün. Gelecek 30 yıl içinde dünya genelinde bir su sıkıntısı sorunu olacağı son araştırmalar sonucunda bilim adamları tarafından yapılan açıklamalarda görülmektedir.  Küresel ölçekte yıllardır medeniyetlerin yaşam merkezi olan bu coğrafyanın tercih nedeni güzelliği ve havasının temizliği degildir. Tercih edilmesinin nedeni bu coğrafyanın oldukça verimli olmasından ileri gelmektedir. İnsanlar sömürülmemiş, toprak ve kaynaklar bir hazine olarak sahiplenililip paylaşılmamıştır. Şimdi kapitalizmin gözü bu toprak, kaynak ve insanlarda. Sorunun çözümü ile yeni yatırım ve istihdam olanakları adı altında kapital bu bölgede yeni bir pazar elde edecektir. Liberal dünyada bu kaçınılmaz bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilinmeyen yeraltı kaynakları sorunun çözümünden sonra bilinir olacaktır. Tükenmeyen su kaynakları sorun öncesinde elde edilecek.  Sorun nedeniyle üretime katmayan iş gücü sömürülmeye başlanacak. Kazma vurulmamış topraklar betonla örtülecek ve temiz hava üretim dumanları ile kaplanacak. Barışın bahar havası dumanla kaplanacak.

Ülke ölçeğinde yeni projeler yeni inşaatlar yapılacak. Ucuz iş gücü kullanılabilir hale gelecek.  Küresel güçlerin yönlendirmesi olmasa dahi ülkenin kapital hesapları yine bu kaynakları kullanmak için sorunu çözmeye itecek kendi kendini. Dünya % 1 büyürken % 2 nin ülke için sert fren olarak yorumlanması büyüme için yeni yönelimlerin gerekli olduğunu göstermektedir.

Görüldüğü gibi sorunun çözümü nedenleri farklı olsa da ülke ekonomisinin büyümesine katkı verecektir. Bu da küresel anlamda kapitale hizmet edecektir.

Sorun çözüm nedeni ne olursa olsun çözülmelidir.  Gerek bölge gerekse ülke halkı için bu bir gerekliliktir.  Kazanan sadece kapitalizm olmayacak ve verilen haklar insanlar için, daha iyi bir geleceğin umudu olacaklardır. Ama bu geniş çerçeve ile bakılarak gelecekte ortaya çıkabilecek sorunlar için hazırlıklı olunmalıdır.  Verilen haklar da gelecek sorunların çözümü için önemli birer mücadele aracı olacaklardır.

Sureç ve çözüm hepimiz icin hayırlı olsun.  Umarım yeni bir bakış açısı getirebilmişdir.  Moral bozukluğuna ve telaş a gerek yok. Süreç ülkemize ve bölgeye bir bahar getirecektir. Sadece biraz daha geniş düşünmek ve ortaya çıkabilecek sorunlara kafa yormak daha sağlam adımlarla yürüyebilmek için yardımcı olacaktır.

Desteği ve çabası için sayın Başbakanımız a teşekkür etmek gerekir. Teşekkürler Başbakanım ne olursa olsun çözüm icin çabaların ve destegin için.

14 Mart 2013 Perşembe

İTÜ 50d Sorunsalı

İTÜ de 50d ile mağdur olan asistanlar günlerdir devam eden direnişlerine el ele vererek durmadan, yorulmadan güç katıyorlar. Paylaşılan lokmalar, havada uçuşan kahkaha ve gülücükler, kol kola cekilen halaylar, beraber edilen danslar nispet yaparcasına birliği pekiştirirken, kıskandıran, bu birliği faşizan beyinlere bir kez daha çarparak direnişin gücünü gösteriyor.  Aylardır devam eden hak mücadelesi umudunu artırarak devam ediyor.

Yapılan etkinlikler ve bu etkinliklere katılımın ve ilginin etkisiyle direnen yürekler için her yeni doğan güneş bir umut ışığı oluyor. Bu ışığa akademisyen ve öğrencilerin verdiği destek ile geleceğin karanlık yolu bir anda aydınlanıyor beyinlerde. Kapitalin kılcal damarlara kadar girdiği bu günlerde yanan bu ışık yoldan geçen devrimciye bile bir umut oluyor yeri geldiğinde.  Bir kıvılcıma muhtaç devrimci için bu ışık bir hazine gibi parıldıyor. Beyinlerde ki Işıldayan her düşünce kapitalin karanlığına bir bomba gibi düşüyor.  Direnen beyinler unutmamalı ki tek bir kıvılcım bile karanlık düzenin aydınlanması için yeterlidir. Direnenin tek silahlı olan birlik zayıf görünse de en etkili silahtır. Her ekilen ağaç gibi her direnis de bir gün meyvesini vetecektir.

Havaların da düzelmesiyle etkinlikler de arttı.  Dolayısıyla direniş de daha eğlenceli daha coşku dolu bir hal aldı.   Bu akşam ılık hava film gösterimi için oldukça uygun bir  ortamın oluşmasında yardımcı bir unsur oldu. Çekirdeğini alan ekranın karşısında uygun bir yer alıyor.  Oluşan birlik sanki direnişin gücünü gösteriyor. Direnen yürekler bir olmuşcasına çitliyor çekirdekleri aynı anda tüm güçleri ile.  Göğüs gerdikleri zorluklar gibi tek tek kırıyorlar çekirdekleri, bir bir yeniyorlar sorunları tek bir ses olarak.

Emek en kutsal değerdir insan için. En değerli varlık etmektir. emekçinin emeğini çalmak asırlardır çağdaş olan bir düşünce kurumuna yakışmamaktadır. Her zaman bir çözümün olduğu düşünülerek bir çözüm istenmediği varsayımını çıkarmak bile hiç de önemsenmeyecek bir çözümsüzlük ve yok etme politikasının var olduğunu ortaya koymaktadir. Çözümü inkar politikası günümüzün popüler bir yöntemidir. Düşünce üreten bir kurumun bile bu kadar kapitalist bir yaklaşım ile idare edilmesi emekçi halkın geleceği için kaygı verici bir sömürü düzeninin yaşadığını gözler önüne sermektedir. Sömürge dünyaya umutla bakan gençlerin, çocukların geleceğini mahvetmektedir. Sömürgeye karşı emeğin kardeşliği büyümelidir. Asistan dayanışması bu kardeşliğin yeşermesi için bir örnektir ve bunu bir tetikleyici olarak görmelidir emekçi. Direnmenin ne kadar önemli olduğunu ve bir gün meyvesini verecegini bilerek hareket edilmeli ve karanlığa şimşek gibi çakacak umut asla yitirilmemelidir.

19 Şubat 2013 Salı

Çözüm, Çözmek İstemektir

Duygularım ve ben, yine bir buluşma, yine yüz yüze. Bir yanım mutluluk bir yanım üzüntü dolu. İki si de birbirine bağlı. İki si de öbürü olmadan kendisinin de olamayacağını haykırıyor suratıma. Neden peki bu karşılaşma? Nedeni ne bu buluşmanın? Hasret değil ya! Muhabbetin konusu üzüntüleri mutlulukla yenebilmek, zorluklarla mücadele ederek de bir şeyler yapılabileceğini mutlu olunabileceğini gösterebilmek.

İnsan ürettiği, ortaya koyduğu düzenin hakimi olabilir. Sorunları üreten insan ise çözüm üretebilen de insandır. İşte sorunlar sizlerin egemen duygu olma savaşını ele geçirmek istediğiniz mutluluk kazanacak. Ele geçirilen üzüntüler olacak. Bu kararlılık gösterilebilirse sorunlar da çözülür.

Kararlılık hakim olsa da kimi zaman ne yapılacağı konusun da bir çıkmaza düşebilir insan. İşte o zaman ne yapacağını bilemezsin. Zamanla mı çözülür bütün sorunlar? Yoksa insan sorunlarla yaşamaya alışarak onlara alışır mı? Sorunlarla yaşamaya alışmak kabul edilemez bir teslimiyettir. Zaten bu sorunlarla yaşamak hayatın bir parçası olarak düşünülürse, bu doğanın bir kanunu olarak görülürse o zaman sorunlarla mücadele etmenin bu iradeyi göstermenin hatta sorunun var olduğunu görebilmenin ne anlamı kalır ki. Sorunlar çözülmelidir, tabi ki bir sorunun var olduğu görülebiliyor ve kabul ediliyorsa. Bu çıkmaz da ne yapılabilir ki diye düşünmeden edemez insan. Peki ya ne yapmalı?

İnsan kendi gücüne inanmalı, sorunu ortaya koyabiliyorsa mutlaka çözümü de üretebilir. Belki bakış açısını değiştirmeli belki de yöntemini ama mutlaka sorun çözülecektir. Çözülmelidir ki buna olan umut azalırsa işte dünya yıkılmaya başlar düşünen başlara. Yılmadan, bıkmadan mücadele etmek gereklidir. Zamanla çözülmesi  istenmese bile en kısa zaman da çözebilmek için çaba gösterilmeli, daha çok çalışılmalı. İnsan kendi çözümsüzleştirme çabalarını yenebilirse sorunu gerçekten çözebilir.

21 Ocak 2013 Pazartesi

Aşk Umuttur

Boşluk, doluluk içinde boşluk, mutluluk içinde bir hüzün, hem cennet hem cehennem. Bazen bir mutluluk doldurur kalbini, bazen ise bir korku kaplar. Kaplar ki nefesi boğazına dizilir, kalbi delice çarpar, sanki damarlarında ki kan fışkıracak, damarları patlayacaktır. Belki adı korkudur, belki çaresizlik. Adı her ne olursa olsun, elden sevmekten başka ne gelir ki?.Sevmekten, daha çok sevmekten başka insan ne yapabilir ki? Umut kaybedilmez ise karanlığa da bir gün güneş doğar, cehennem cennete döner. Korku yerini güçlü bir bağa bırakır. Korkuları bir kenara bırakıp sevgiye güvenmeli, aksi takdirde tohum daha yeşermeden çürür gider. Sevmek yüreğe bağlanmaktır, yüreğin iyiliğini görebiliyorsan içinde korkuya yer kalmayacaktır.

Aşk, en yücesidir insanın yaşadıkları arasında, kimini divane kimini avare eder. Aşktır mutluluktan gözleri kör eden de, üzüntüden karalar bağlatan da. Bir defa yaşarsın hayat gibi. Aşık olmak ömür içinde ömür gibidir. İnsan yeniden doğar, aşk giderse ölmeden ölür.

Sevmek bu kadar değerlidir. Ve bir kereye mahsus bir ayrıcalık olduğu için de, sevilene duyulan en yücesidir sevgilerin. Tek bir kapı açar sevgi sana, geçebilirsen cennete ulaşırsın, geçemez isen cehenneme kapatır seni. Sevmek bu kadar zor ve değerliyken insan kıymetini bilmeli elindeki hazinenin. Her şeye  karşı korumalı insan sevgisini, öngörülü olmalı korumak için sevgisini, aşkını.

5 Aralık 2012 Çarşamba

2012, Neden Takvimin Son Yılı?

Maya uygarlığı Kolomb öncesi bir orta amerika uygarlığıdır. Eski mayalar astronomi, matematik, mimari, ve sanat gibi birçok alan da ileri bir uygarlık düzeyindeydiler. Astronomi ve matematikte ki ilerlemeleri kendi takvimlerine sahip olacak ve gelecekle ilgili günleri hesaplama yapabilecek düzeye getirmişti onları.

Mayalar bizim bu gün kullandığımız gibi bir sayı düzeni kullanıyorlardı. Ama onlar 10'luk sayı düzeni yerine 20'lik sayı düzeni kullanıyorlardı. İki adet takvimleri vardı.

Tazolkin (Tzolkin, Günsayımı) Takvimi

Kullandıkları ilk takvimdi. "Kutsal takvim" olarak bilinir ve 20'şer günlük 13 aydan oluşuyordu. 13 Rakam ve 20 isimden oluşan kombinasyonları içerir ve toplam da bir yılı 260 gün olarak ölçerdi.

Bu takvim uzun çağlar yer almakla birlikte, kişinin karakter özelliklerini şekillendiren beş temel döngü içeriyordu. Bunlar;
-20 ayrı günden oluşan burçlar (ejderha, hava, gece, mısır, yılan, baykuş, geyik, tavşan, su, köpek, maymun, diş, saz, jaguar, kartal, akbaba, güç, bıçak, fırtına, yönetici.)
-13 günden oluşan 20 günlük tekrarlar,
-9 günlük gece yöneticileri,
-52 yıllık döngülerden oluşan yıllar,
-Venüs döngülerinden 4 ana dönem.

Tzolkin takvimi; törensel nedenlerle kullanılan 20 günden 13 zaman aralığına ayrılmıştı. 260 Gün de tam bir devir kat ediyordu. Bu döngünün tam olarak neye denk geldiği bilinmemekle birlikte 263 günlük Venüs dönencesi ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir.

İşte mayaların efsanevi "long count" yani "uzun sayım" dediği süreç 13 baktuna eşittir(1.872.000 gün = 5125,36 güneş yılı). Maya tarihinde"başlangıcı" olarak belirlenmiş nokta bilinmezse yukarıda ki hesap da yapılamaz. Bizim takvim sistemimize göre başlangıç noktası Hz. İsa'nın doğum yılı kabul edilir. Biz bu yılı Gregoryen takvimiz de "0" olarak kabul eder ve öncesini, sonrasını buna göre hesaplarız. Mayalarda da bu tarihin başlangıcı, 0.0.0.0.0 günü olmalıdır, yani herşeyin başlangıç noktası.

Arkeolojik bulgular ve karbon-14 yöntemi ile yapım tarihi bizim takvimimize göre büyük bir kesinlikle belirlenen bir kaç tapınakta( Izapa, Chichen Itza ve Monte Alban'da) Maya rahiplerinin, yapılış tarihini belgeleyen uzun sayım tarihleri de bulunmuş ve yanılma payıyla birlikte M.Ö. 11 Ağustos 3114 tarihi, 0.0.0.0.0. noktası olarak tespit edilmiştir. Buna göre takvimin 13.0.0.0.0 tarihini gösterdiği gün Venüs döngüsü 4. kez tamamlanmış olacak. Takvim 1 döngüye göre düzenlendiği ve 4 döngü ön gördüğü için de tarihin biteceği, takvimin sonunun geldiği düşünülmektedir.

Haab Takvimi

"Haab" adını taşıyan bir ikinci takvim, bu gün bizim kullandığımız güneş takvimine çok benzerdir ve yine20'şer günlük 18 aydan oluşur. "Uinal" olarak adlandırılan bu 20 günlük ayların toplamı, 360 gün yapar ve Maya zaman ölçümünde buna "Tun" adı verilir. Normal güneş yılı için gerekli olan 5 artık gün, 5 tanrının adıyla "Tun"a eklenir. (360+5=365)

Eski mısır ve Sümer uygarlıkları da benzer takvimler kullanmaktadır. Bu da her üç uygarlığın ortak noktaları olduğunu göstermektedir. Bu takvimde bu aşamadan sonra her şey, 20'nin katları olacak şekilde 20 tun = 1 katun ve 20 katun = 1 baktun olacak şekilde 144000 güne eşittir. İşte mayaların bu efsanevi takvimi 13 baktun, yani 1872000 güne sahip olan çok ayrıntılı bir takvim sistemidir. Gösterimde 5 ondalık sistemine benzer şekilde anlatılır. Gösterimi ise bizim 3 bölümlü sistemimizin 5 bölümlüsü gibiydi: 12.09.2009 (2009. yıl, 9. ay, 12. gün) gibi. 5.3.1.5.14 (5.baktun, 3. katun, 1. tun, 5. ay, 14. gün) şeklindeydi.
Örn. 12.5.2.1.1 gibi. İşte bu takvimin son günü 13.0.0.0.0 olan tarih, 21 aralık 2012 yılı cumaya denk gelmektedir.

Gün sayısıİsmi
1Kin
20Uinal
360Tun
7200Katun
144000Baktun

Haab ve Tzolkin, tarihleri itibarıyla birbirleriyle yıl dönencesi olarak uyuşmamakla birlikte, bir şekilde bu takvimler karşılaştırıldığında 52 yıllık dönencelerde, her ikisi de belli bir günü işaret etmektedir.

Her iki döngünün gün sayıları ancak 52 Güneş yılı sonra eşitlenir. Tzolkin ile Haab'ın bitişleri aynı güne denk gelir. Yani, Tzolkin'e göre 13 Ahau gününde, Haab da sona ermiştir. Mayaların karmaşık zaman hesaplama yöntemi varsayılan bir sabit noktadan ileri sayarak 20 tabanlı bir sistem ile 1, 20, 360, 7200 ve 144000 gün aralıklarını ifade etmeye dayanır. (Bu tür hesaplamalara Klasik Öncesi Dönem'in sonlarına ait oyma taş anıtlarda rastlanmaktadır. Bunlar Klasik Dönem anıtları ile beraber ovalık bölgelerde oldukça yaygındır.)

Mayalar, ayları "Yeni güneş""köpek""kara fırtına""yeşil fırtına""ekim mevsimi""tahıl ambarı""su"gibi isimlerle adlandırmışlardı.

Mayalar, Güneş yılını 365,2420 olarak belirlemişlerdi; modern astronomiye göreyse güneş yılı tam olarak 365,2422 gündür. Yani dakika ve saniye gibi zaman ölçülerinden yoksun olduğu varsayılan Mayalar'ın hesabı ile modern astronominin hesabı arasındaki yıllık fark yalnızca 17 saniye idi.

Dinsel takvim (Tzolkin), 260 (20×13), güneş takvimi ise 365 günden (kin) oluşuyordu. 365 günlük güneş yılını 20 günlük 18 ayın sonunda, eski Mısırlılar ve Yunanlılar'daki epagomenayı andırır tarzda, yaptıkları beş günlük ilaveyle elde ederlerdi ki, buna bu yüzden “muğlak yıl” da denir. Her iki takvim için 18.980 günlük bir periyot sonunda, yani 365 günlük 52 yıl veya 260 günlük 73 yıl sonra bir çakışma söz konusuydu, bu periyot 52 “muğlak yıl” olarak belirtilir.

Mayalar her güne ‘kin' adını vermişlerdir ve kuşkusuz ‘kin'den türeyen diğer zaman birimleri de var. 20 Kin, 1 Vinal (ay); 18 Vinal yani 360 Kin 1 Tun (yıl), 20 Tun 1 Katun, 20 Katun da 1 Baktun eder. Bu hesaplandığında, Maya takviminin çağları organize eden özellikleri olduğu görülür. 1 Baktun, 144.000 gün, bir başka deyişle 394.25 güneş yılı etmektedir. Mayalar yukarıda da gördüğünüz gibi 20'lik sistem kullanmışlardır. 20 Aralık 2012 tarihi, 13'üncü Baktunun yani 13394.25 yılın sonudur. Bu da toplamda 5.125 yıldan fazladır. Mayalar söz konusu 5.125 yılı ‘bir galaktik gün' olarak değerlendirmişler, bunu Venüs'ün beş köşeli döngüsünden hareketle, beşle çarparak ‘Büyük 25.625 Yılı' elde etmişlerdir.

Bu belirtilen tarih, kış gün dönümüne denk geldiği 144.000 sayısını içerdiği için (Uzun Vadeli Takvim'deki günlerin alt parçalara ayrılması sonucu ortaya çıkan bu sayı Yeni Ahit-Vahiy Kitabı'nda açıkça görüldüğü için) komplo teorisyenleri her şeyi bırakıp dünyanın sonunun geldiği, galaktik felaketlerin yaşanacağı, bilinçlerin şekil değiştireceği, iddialarıyla yuvalarından çıktılarsa da gerçek, aslında, bu tarihin Mayalılar için bir dönemin sonu/başlangıcı olarak kutlama sebebi olması idi.


«Mühürlenmiş olanların sayısını işittim. İsrailoğulları'nın bütün oymaklarından 144 000 kişi mühürlenmişti» (İncil, Vahiy 7:4)
«Sonra Kuzu'nun Siyon Dağı'nda durduğunu gördüm. O'nunla birlikte 144 000 kişi vardı. Alınlarında kendisinin ve Babası'nın adları yazılıydı.» (İncil, Vahiy 14:1)
«Bu 144 000 kişi, tahtın önünde, dört yaratığın ve ihtiyarların önünde yeni bir ezgi söylüyordu. Yeryüzünden satın alınmış olan bu kişilerden başka kimse o ezgiyi öğrenemedi.» (İncil, Vahiy 14:3)
«Melek surları da ölçtü. Kullandığı insan ölçüsüne göre 144 arşındı.» (İncil, Vahiy 21:17)[17]

2012, Neden Takvimin Son Yılı?


Mayalara göre her on üç baktunda yani 1.872.000 günde bir çağ değiştiriyoruz. Daha önce dört kere çağ atlanmış ve her çağ değişiminde insanoğlu, ruhsal açıdan gerilemiş. Her atlayışta daha da kabalaşmış ve dördüncünün sonunda tam bir dip yapmış. Bu yüzden onlara göre 2012'de gerçekleşeceğini düşündükleri bu “Beşinci Çağ Atlaması”nda dünya ters dönecek, ve insanlık yeniden yükselişe geçecek. Çeşitli dinleri incelediğimizde; bazıları, bundan “Altın Çağ”“Nirvana” ya da “vaat edilen cennet” diye bahsediyor. Ayrıca bahsedilen "Beşinci Çağ", son çağ olacak, çünkü Maya Takvimi, 2012'de sona eriyor ve sonrası için hiçbir takvim bulunamadı.

21 Aralık 2012 Yani 13.0.0.0.0 Günü Neler Olacak?


Mayaların takvimine göre her 1.872.000 günde bir çağ değiştiriliyor. Meşhur cuma, Kıyametin cuma günü kopacağı söylenmektedir ya işte size bir cuma. Daha önce 4 kere 1.872.000 günlük çağ atlatılmış ve 5. sonuncu çağ atlayışı (sonuncu çağ diyorum çünkü maya takvimi tam burada bitmekte) sona ermekte ve sonrası için bir takvim vermemektedir. Bilim adamlarının incelemeleri sonucu dünyada daha önce 4 kere manyetik kutup kayması olduğunu bulmuşlardır. 4. dönemde pusulanın kuzey ibresi, güneyi gösteriyordu. 3 dönemde yine kuzeyi, 2 dönemde yine güneyi. Bu şekilde manyetik takla krizi yaşanmaktadır. Bununla ilgili bir belgesel, DISCOVERY kanalında da gösterilmiştir. Bilim adamları, bu manyetik değişikliklerle beraber tufanlar, kuraklıklar gibi doğal afetlerin de yaşandığını ve yaşanacağını söylemektedir. . Hatta bazıları 2012'ye “Beşinci kutupsal kayma” adını veriyor.

Yapılan diğer araştırmaların sonucunda ise varılan kanı, şu anda da Dünya'nın manyetik alanında büyük bir değişim olduğu ve bu manyetik değişimin sebebinin Güneş'te meydana gelen değişimler olduğudur. 

Ünlü bir astro-fizikçi olan Cottorel, bir maya kentinde bulunan mezar taşının kapağının üzerindeki şekilleri inceleyerek ortaya bir jaguar ve bunun üzerinde de bir yarasa sembolünün ortaya çıktığını keşfetti. Bu sembollerin bulmak Cotterel'i şaşkına çevirmişti. Çünkü Mayalar'ın yazıtlarını incelediğimizde, jaguarın beşinci çağı, yarasanın ise ölümü sembolize ettiği anlaşılmaktaydı! Ayrıca kapağın üzerinde açıkça görülen "Güneş Haçı" motifinin üzerindeki çizgiler ise Güneş'in manyetik çizgileriydi. Bu da Mayalar'ın mesajıydı:

“Yaşanacak trajedinin sebebi Güneş'te meydana gelecek olan manyetik değişimlerdir!”

Mayaların bu mesajının keşfinden sonra; olayla ilgilenenler, ikiye bölündü: Hala 2012'yi bir yükseliş olarak görenler ve Mayalar'ın bahsettiği “yükseliş”in tasavvufi açıdan bir yükseliş yani ahiret, 2012'nin ise kıyamet olduğuna inananlar…


Asıl soru şu olmalı; 2012 Maya Takviminin son yılı mı? Yoksa bir kutup kayması yaşanacak? Takvim bu kutup kaymasını bilip de zamanını mı işaret ediyor, ya da yeni bir döneme yani çağa girilecek tarihi mi gösteriyor? Bu yeni çağ geçmişte yaşanan ve başarısızlıklarla dolu, son çağla birlikte dibe vuran 4 çağın bitip yerine başarılı bir çağın geleceğinin mi müjdecisi yoksa? Belki de bir çağ değil 4 başarılı çağ gelecek, sonra 4 başarısız ve tekrar 4 başarılı çağ şeklinde süreç devam edecek. 

Kim bilir mayalardan başka!

Mayalar da mı kutup kayması sonucu yok oldu acaba!

28 Kasım 2012 Çarşamba

Bazen, İstemek İstiyorum.

Yitmek istiyorum, gitmek,
Uçmak istiyorum, göçmek
Kurtulmak istiyorum, kaçmak,
Yürümek istiyorum, kaybolmak

Sevgi istiyorum, kirletilmemiş,
Sevda istiyorum, kullanılmamış
Mutluluk istiyorum, sömürülmemiş,
İyilik istiyorum, esirgenmemiş,

Aydınlık istiyorum, karartılmamış,
Vicdan istiyorum, kaybolmamış
Eşitlik istiyorum, sınıflanmamış,
Özgürlük istiyorum, ezilmemiş,

Hoşgörü istiyorum, doygunluk, tokluk, ariflik.

23 Kasım 2012 Cuma

Yumurta mı? Karanfil mi?


Protesto; göreceli olarak bir olaya ve duruma karşı aksi yönde tepki göstermek olarak tanımlanmaktadır. Muhalif görüşlerin sözle ifade edilmesine ek olarak eylemlerle de desteklenerek toplumsallaştırılmasıyla da protesto desteklenmektedir. Aktivizmin bir yolu olan protesto ile düşünceyi daha güçlü bir şekilde ifade etme, sesini daha çok duyurabilme ve daha etkili bir karşı duruşun var olduğunu gösterme gerçekleştirilebilir.

Protestonun şekli ve şiddeti muhalif düşüncenin gücünün anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Peki ya muhalif düşüncenin içeriği ve amacı açısından protestonun şiddetli ve güçlü bir şekil de olması yarar sağlamakta mıdır? Protesto yöntemleri çoğu kez düşüncenin önüne geçebilmektedir. Herkes tarafından benimsenebilecek bir düşünce bile bazen yanlış protesto yöntemleri ile tepki toplamaktadır. İşte burada devreye terörizm girmektedir. Aslın da hangi davranışların terörizm olarak nitelendirilmesi gerektiği de tartışmalı bir konu olsa da, düşünceyi ifade edip düşüncenin gücünü gösterme ile protestonun şiddetini öne çıkarma arasında ki ince çizgiyi geçmemek gereklidir. Eylemler ve protestolar düşünce savunucuları tarafından özgürlük mücadelesi olarak nitelendirilebilirken karşı tarafın öne süreceği tez hazırdır; terörist eylemlerdir bunlar. Kişiler ise terörist olarak nitelendirilmektedirler nehrin karşı yakası tarafından. Peki o nehirde gemiler de olanlar, nehir üzerinde köprülerde olanlar, iki yaka da olup da karşı da olmak isteyenler, ve iki tarafta da tartışmayı uzaktan izleyip fikir sahibi olmak isteyenler ne düşünür bu çatışma le ilgili? Hangi düşünceyi benimsemeli, kendine yakın görüp önemsemeli? Özümseyeceği hangi düşünceyi desteklemeli? İşte asıl dikkatlerin toplanması gereken nokta burasıdır. Bu kesimlere düşünce akıllıca ifade edilebilir, gerçekliği, haklılığı ve doğruluğu anlatılabildiği zaman muhalif düşünce destekçi bulup hak ettiği değeri kazanacak ve görecektir. Eylemler haklı olunan durumlarda haksız görünmemek açsından mantıklı bir şekil de tanımlanmalı ve bu yönde bir yol haritası hazırlanmalıdır. Aksi taktir de çamurlu bir çukur içinde debelenip durmaktan başka bir işe yaramayacaktır protestoların gölgesinde kalan düşünceler.

Gelelim günümüzün en popüler protesto biçimi olan yumurta atma eylemlerine. İfade etmeye çalışılan düşünce perspektifin de bu eylem de çoğu kez düşüncenin önüne geçebilmektedir. Hele ki kapital düzen de ki var olma amacı kapitalizme hizmet olan medyanın yumurtalı protesto eylemlerini yansıtma tarzını da düşünecek olursak bu eylemler düşüncenin kat kat üstüne çıkmaktadır.
Peki yumurta yerine karanfil atabilsek nasıl olurdu tablo? Kirlenmezdi, en önemlisi de işte bu. Düşüncemizi eylemin şekli ile kirletmemeliyiz. Karanfil atılırsa hem bir fiziki zarar vermez ve protestonun amacına gölge düşürmez hem de gerçekleştirilen eylem nedeniyle düşünce arka planda kalmaz ve yeri geldiğin de tepki de çekmez. Aksi takdir de eylemi bu olanın düşüncesini nasıl benimseyelim hatta anlamaya çalışalım denebilir.

Yumurtanın karşıdakini aşağılamak ve pisliğe bulamak gibi bir metaforu olduğu görülmekte. Bu eylem fiziki bir zarar verdiği için tepki toplamaktadır.  Aslında verilmek istenen zararın fiziki değil fikri olması gerekirken düşünceyi de karalamakta ve fikri çelişki yaratmaktadır. İyi bir şeyi kötü bir eylemle elde etmeye çalışmak oldukça çelişkili ve gayet de ironik bir durumdur. Yapılması gereken fikirleri aşağılamak ve o fikirleri pisliğe bulamaktır. Bu şekilde belki protestolar amacına ulaşabilir. Aksi taktir de orada ha yumurta atmışsın ha molotof kokteyli demezler mi adama. Yumurta atmanın bomba atmaktan farkı yoktur. Süreci çözümsüzlüğe itmekten başka bir işe yaramaz.

Protestomuzu da düşünce eksenin de yapabilirsek belki çatışmacı iletişim anlayışını da ortadan kaldırabiliriz. Bize tokat atana biz de tokat atarsak ne değişecek ki? Biz eğer bir karanfil uzatabilirsek o zaman işte protestonun yeni şekli daha fazla etkili olacak, daha fazla konuşulacak, tartışılacak ve böylece fikri protestoyu gerçekleştirmiş olacağız. Düşünce aydınlanması bu yeni adım ile diğer beyinlerde de ortaya çıkacak ve protesto amacına ulaşacak. Protestonun şekli taktir toplayacak, düşünce ön yargısız değerlendirilebilecek. Hak ettiği gibi değer gören düşünce kendine yeni beyinler de yaşama imkanı bulacak. Ortada duran en büyük sorun ön yargılardır. Ötekine giydirilen kalıplardan ötürü düşüncelere de ön yargıyla yaklaşılması zaten çözümsüzlüğün başlıca nedenidir. Tokat atan dan da farklı olacağız ki, muhalif düşünceye sahip olmamızın en büyük nedeni de zaten bizim karşımız da ki zihniyetten farklı olduğumuzu ve daha iyisini yapabileceğimizi düşünmemizden ileri gelmektedir. Gerçekten de onun gibi olursak düşünmenin ne anlamı kalırdı ki, zaten düşünememiş olurduk. Ayrıca onunla aynı kulvarda mücadele edeceksek bu tam da onun istediği bir şey olacaktır. Çünkü onu yaratan sistemin devamlılığını sağlamak için katkıda bulunacağız ve dolaylı olarak muhalif olduğumuz düşünceye hizmet edeceğiz. Değiştirmek istiyorsak ilk önce biz değişmeliyiz. Farklı bir düşünce yarattığımızı ve ortaya koyduğumuzu söylüyorsak önce biz farklı olmalıyız ki söylediklerimizin inandırıcılığı yüksek olsun. Değişerek meşru olmanın yollarını aramalıyız.

Şimdi sormak istiyorum; karanfil mi atalım yoksa yumurta mı? Daha da ilerisi hiç bir şey atmayalım konuşmayı, diyalog kurmayı mı deneyelim? İkinci basamağa adım atmak için ilk önce ilk basamağa adım atmalıyız ve çıkmalıyız, ikinci basamağa direk adım atacak ne gücümüz ne de bir demokrasi birikimimiz olmadığı için.

16 Kasım 2012 Cuma

Capital Media!

Medyanın özgürlüğü üzerine düşünüldü, tartışıldı ve konuşuldu, sonuç hep aynı. Değişen bir ey olmadı herkes kendi görüşünü söyledi ve savunmaya devam ediyor. Medya da büyümeye devam ediyor.

İTÜ de asistanların 50/d kadrosunun şartlarının değişmesi ile kadrodan ve işten çıkarılmaları medyada yeterince yer bulmadı. Yer bulabilen haberler ise oldukça rezalet denebilecek şekilde insanların haklarını elde etme mücadeleri gibi kutsal bir direnişle dalga geçmekteydi. Protestodan, alınan hakların geri istenemsinden ziyade haberde kampüs için de ki yeşil doğa örtüsünde bulunan bir kelebeğe dokunmak isteyen bir öğrencinin resmi direniş resmi olarak verildi. Kelebek görenleri büyülemiş. Ne kelebeği, belgesel mi çekiyorsunuz? Ya da üstlerinize çaktırmadan görüntüleri belgesel kanallarına mı satacaksınız? Asistanlar bu haber üzerine balonlardan kelebek kanatları takarak, hem bir gönderme yapmak istediler hem de, kelebekler direnişten ve haklardan önemliyse bizde kelebek olduk bizim sorunlarımıza da değinin demek istediler bir nevi.

Görüldüğü üzere kapitalin medyası hiç bir zaman gerçek ve doğruyu göstermedi ve de göstermeyecek de. Buradan genç gazeteci ve iletişimci arkadaşlarıma seslenmek istiyorum, bırakın bu yalanın doğrumu gerçek mi olduğunu. Siz gerçekten doğruları ve yalnız doğruları görün ve göstermeye çalışın.

İTÜ de haklarını arayan mağdur asistanların da dediği gibi direne direne bir gün mağdur insanlar kazanacaklar. Tek başına da değil hep beraber kazanacaklar. Hakların geri iadesi konusun da bir çözüm bulunmadığı taktirde bunun bu direniş günlerin de derin yaralar açacağı ve ülke genelindeki direnişle bütünleşerek bir gün daha büyüyeceği direnişin aşikardır. İTÜ de ki direnişi selamlamak ve haklarının bir an önce iade edilmesini istiyorum. Umarım özgür medyanın güçlü olduğu günler görürüz.

3 Kasım 2012 Cumartesi

Medya Free?

İletişen Değil İleten Medya

İletişim kurabilmek ne kadar da kolaylaştı günümüz de. 14 milyar yaşında ki dünyamızı düşündüğümüzde çok değil yüz yıl öncesine gidildiğinde iletişimin zorlukları hakkında sayısızca şey söylenebilir. 20. yüzyılın başında sadece gazete ve radyo ile kısıtlı olan iletişim günümüzde televizyon, internet, bilgisayar ve bilişim teknolojilerinin gelişmesi ve yaygınlaşması ile akıl almaz derece de en ücra köşede ki insana bile ulaşmada dünya da büyük bir silah haline geldi. İletişim araçları doğası gereği etkili birer kodlama aracına dönüştü. Verilmek istenen mesajı kodlamak yeterli, toplumların kılcal damarlarına kadar işleyen taşeron düşünürler bu mesajları sağlam görünen ayaklar üzerine kuruyor gibi görünerek toplumu içten fethederler. Ama kurdukları ayaklar en ufak bir rüzgarda sallanmaktadır, ki etrafına rüzgar panelleri kurmak ile asıl olan ve kaçınılmaz olacak olan yıkımın yaklaştığını gizlemek isterler. Bazen ayakların etrafı o kadar güçlü kapatılır ki, ayak içeride çürüse ve çökse bile dışarıdaki makyaj asla orada bir ayak olmadığını göstermez bunu hep gizler.

Siyaset malumunuz, bir de siyasal iletişim vardır ki bu da günümüzün şartlarında ortaya çıkan yeni bir terimdir. Siyasal iletişim; siyasi amaçlar doğrultusun da kitleleri ikna etmek, desteklerini almak ve katılımlarını sağlamaya çalışmak uğraşının adıdır günümüzde. Siyasal iletişim kavramının siyasetin en sevdiği kelime olan propaganda kelimesini bile aşabilen bir derinliği vardır. Propaganda eti etme kavramı iken iletişim ise bir danışmanlık kavramı olarak daha kapsayıcı bir şekilde karşımıza çıkıyor. İletişim kitleleri daha fazla hedef alır ve etkiler hale geldi. Günümüzde iletişim araçlarının bu etkinliği ile tek yönlü propagandanın olması ve hala çalışabilmesi düşünülemez bir gerçekliktir. İletişim tek yönlü propaganda yerine karşılıklı diyaloğu çağrıştıran bir anlam içermektedir. Katılımcılık ve saydamlık günümüz siyasetinin vazgeçilmezleri olmuştur. Bu iki kavram eski siyasal eğilimlerin, tek tip ve dayatan anlayışın yerine karşılıklı diyalog halinde iletişilecek olanın talepleri doğrultusunda bir mesaj hazırlanması da yeterince sağlandığında başarıyı ve siyasetin kaybettiği değeri yeniden sağlayabilir.

Peki siyaset bunu nasıl yapar insanlar anlamadan? Siyaset iletişim silahını nasıl kullanır?
Güçlü olan siyaset de söz sahibi olanlardır, bu kesimler her alanda iktidara sahip olan kişilerdir, muhalefetin lideri bile güçlü olandır. Siyasal düşünce kendini hedef kitleye anlatabilmek için karşılıklı diyalog içinde olamayı, onların sorunlarını dinlediğini göstererek ortaya koymaktadır. Artık iletişim çift yönlüdür. Böylece daha etkili bir hale gelmektedir bilişim teknolojilerinde ki gelişmeler nedeniyle. Siyasal iletişim günümüz de etkinliği hiç tartışmasız derecede çok güçlü olan medyayı etkilemek ve mesajlarını bu yolla hedef kitleye ulaştırmak, etkilemek ve geri dönüş almak çabasındadır. Siyasal gruplar her alanda kendi hedef kitleleriyle katılımcı ve saydam bir iletişim kurmak çabasındadır ki siyasal güce sahip olabilsin. İleşim, kitleleri uyarmak için kullanılan araçların kullananlar tarafından gerçeğin değil de verilmek istenen mesajın nasıl iletişim araçlarıyla aktarılacağıyla ilgilenir. Gelelim medyaya, tabi ki güçlü olanın yumruğu altında ezilmemek için kendine söylenenleri verilen mesajları istenilen doğrultuda iletmek görevindedir medya. Medyanın görevi iletişim değil iletimdir. Medya var olan siyasi güçlerin etrafında nemalanmak istercesine kümelenmiş bulunmaktadır. İletim görevi olan medya iletişim olarak kendisini kullanmak isteyen duyarlı ve gerçeği ifade etmek isteyen düşünceleri de sindirmektedir.

Medya özgür müdür? Medya özgür olmak istemiyor ki medyanın görevi ve amacı verilen mesajı iletmektir, medya asla özgür olmak çabasında değildir ve doğası gereği bir özgürlük arayışında bulunması da görevi değildir, böyle bir arayış içinde olması da beklenmemelidir. Medya özgür olamaz, çünkü medya bir sermayenin sahip olduğu hazinedir, ve sermaye bu hazinesinin güç karşısında erimesini değil hatta daha fazla büyümesini istemektedir gücün yanında olarak. Tabi ki güç ekonomik güç ile çok yakından alakalıdır. Güç medyanın sahibi olan sermayenin kaynağıdır ve böyle bir kısır döngü var olduğu sürece medyanın özgür olmasını beklemek, ve asıl işi olan iletimden vazgeçmesini beklemek akıl dışı ve mantıksızdır.



16 Ekim 2012 Salı

Yuvayı Kapitalizm Yapar!

Maksimum düzensizlik, minimum enerji, atomun, bileşiklerin, maddelerin, ve doğanın kanunudur. Tabi ki insanlar da bu durumun kendilerini de etkilediğini bilmeden hayatlarında bu etki ile var olmaktadır ve yaşamaktadırlar. 

Kapitalizm için düzenli hayatları olan insanlar önemlidir, temeldir. Sistemin devamlılığı esastır, bunun sağlanması için ise toplumun yani kapitalizmin temeli olan aileyi önemser ve onun belirli kuralların düzenlediği şekilde var olması için çabalar. Bunun için ailenin toplumun temeli olduğuna vurgu yapılarak, aile kurumunun geliştirilmesi, ferah seviyeye ulaştırılması tavsiye edilir. Ailenin düzeni için de en önemli faktör her yerde sömürüldüğü gibi kadındır. "“Dişi kuş yapar yuvayı, içini, dışını sıvayı sıvayı”, "kadın aileyi çekip çevirir", “kadınsız ev olmaz” atasözleri de kadının aile için önemini göstermektedir. Ayrıca  “Onbeşindeki kız ya erdedir, ya yerde”, “demir tavında, dilber çağında” “kadının saçı uzun olur, aklı kısa” denilerek kadın evlenmeye genç yaşta zorlanmaktadır ve çocuk gelinler yaratılarak kadının sisteme baş kaldırması ağaç yaşken eğilir misali erken yaşta engellenmiş olmaktadır. Böylece ailenin temelleri sağlamlaştırılmaktadır.
 Aile Toplumun Temelidir her alan da bir zehir gibi insanların beynine enjekte edilmektedir. Toplumun sağlam olmasının amaçlanmasının nedeni ise kılcal damarlar gibi toplumun ve yaşamın her alanına giren kapitalizmin beslenme kanallarını güçlendirmek, ve ayaklarını sağlamlaştırarak yere sağlam basmasını sağlayarak küçük sarsıntılarda devrilmesini engellemektir. İnsanın doğasına aykırı olan düzen kurallar ile sağlamakta, yerine getirmeyenlere ise cezalar ve psikolojik baskılar uygulanmaktadır. İnsan düzenli hale getirilmeye çabalanmaktadır ve bu da kısmen başarılı olmuştur. Başarıya aile kavramı üzerinden ulaşmıştır kapitalizm.

Minimum enerjiye sahip olmak ve minimum sarfiyat insanın en sevdiği davranıştır. Kapitalizm ise temel sömürü kaynağı olan insan emeğine ihtiyaç duymakta ve minimum para ile maksimum iş elde ederek kendi kazancını, ve sömürüsünü artırmak istemektedir. Bunun için de insanların enerji harcamaları gerektiğini bilerek  insanları hareket etmeye davet ederek dinamik bir hayatın parçası yapmak ideolojisini taşımaktadır sömürücülük. "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir" insanları durağanlıktan caydıran bir simülasyonun söylemidir. İnsan sürekli hareket etmelidir, kendini mutlu edecek unsurları elde etmek için sürekli çalışmalıdır, mutluluğun anahtarı çalışmaktan, çok çalışmaktan, daha çok çalışmaktan geçmektedir. Hep daha pahalı, daha lüks objeler üretilerek insan çabalayıp tam ulaşacakken mutluluğa asla ulaşamaz daha çok çalışmalıdır hep daha çok. Psikolojik savşla da insan hep bu yarış ve çaba içinde olmaya simüle edilmiş bir hayatla razı edilmek istenmektedir. Spor merkezleri, eğlence merkezleri, mutluluğun satılabileceği ve insanı harekete geçmeye zorlayacak restoranlar, kafeler, publar insanı çalışmak için tetikleyen önemli silahlardır. En önemli tetikleyiciler ise altın silahlar olarak bilinen kapitalizmin üç "F" sidir, "Futbol", "Finans" ve "Fuhuş".

10 Eylül 2012 Pazartesi

Black, White Future!

Gelecek Kara Olduğu Kadar Da Aktır

Şöyle geçmiş de ki tedirgin, endişeli ve umutlu küçüğe bir mektup yazılsa, hayallerinin ne kadarına ulaşabildiğini, endişe ve tedirginliklerinin yerli mi yoksa manasız mı olduğunu anlamak için, vereceği cevapların gerçekliği altında ezilmekten korkmadan küçük dünyanın beyin fırtınalarıyla gerçekten de ne kadar yüzleşilebilir ki?

Babaannesinin mutfağında mutlu bir öğle yemeğinden sonra otururken, raflardaki tabaklara bakarken, daha 6 yaşında bir çocuk, eğer o, küçüğün dünyasından giderse o tabaklar orada duracak mı, yoksa gelinler kaynananın o tabaklarını değiştirecek hatta kendi istedikleri tabakları dizmek için kavga bile edebilecek hale gelecekler mi diye soruyordu, ağlamaya başlamadan hemen önce kendi kendine. Bilinmeyen kap kara bir deniz misali gelecek ne kadar da korkunç bir hal alıyor küçücük bir çocuğun aklında, ilk düşüncelerinde.

 Peki küçük akılda yaratılan simülasyon gerçekten yaşanacak mıydı?

O gitmedi belki bu dünyadan ama o mutlu öğle yemeklerini yediği mutfağın yandığını duyduğun da ayrı bir üzüntü anılarını kaybetmenin verdiği bir hüzün kapladı içini. En azından kimseye bir şey olmamıştı, aile dayanışması acıları onarabilir, eskisi gibi olmasa da yitirilen maddi değerleri yerine koyabilirdi. Kaybedilen anıların yaşandığı ve yitirildiği yerde yeni mutlulukların yaşanması için ortak bir çaba ortaya koyulabilirdi. Eski artık geçmişte kalmış tarihin sayfalarına yazılmıştı. Ama yeni bir mutluluk dünyası inşa edilebilirdi ve bu gerekliydi. İnşa edilen yeni mutfakta yeni mutluluklar paylaşılacak belki eskiden daha mutlu anlar yaşanacak belki de eski anılar tazelenecek ve özlem duyulacaktı onlara yüreklerde. Her şeye rağmen hayat devam ediyor ve insan da yaşamın gereği olarak hayatına kaldığı yerden devam etmeliydi. Çocuğun kurduğu hayaller, çizdiği gelecek yolu bir yerlerde kıvrımlara uğruyor, bazen de kavşaklara uğruyor ve gelecekte hayal edilen üzüntüler bile yaşanamıyordu. Gelecek o kadar karanlıktı işte. Her an dışsal bir olay meydana gelebilir ve rutin hayatın dışına çıkılabilirdi bir anda. Gelecek geçmişte ne kadar bilinmez ve ön görülemezse şimdi de en az o kadar bilinmez ve ön görülemezdir. 

Çocuk olmak geleceği şekillendirmek için yetersiz gibi görünse de geleceği şekillendirmek asla mümkün olamaz. Her zaman bir etki olabilir ve her şey o an değişebilir. Ancak geçmişte yaşanan hatalardan ders alınarak bir takım genel çıkarımlar yapılabilir ama bu bir bireyin hayatı için geçerli olamayıp genel kavramlar için daha gerçekçi ve doğrudur. Bir bireyin Hayatında her an önüne çıkan, bir seçim yapmasını gerektiren sayısız yol vardır, her seçimi onun istekleri ile olsun olmasın geleceğini etkilemektedir, bu da çok doğaldır. Hayaller her zaman değişen hayat şartlarıyla değişmeye, doğru bir çizgi olmadığı için hayat farklı gelecekelr karşımıza devam ederek gerçekliğini yitirecektir. Ya hedefler!  Her ne kadar gelecek tahmin edilemez bir gerçeklik ise de, gelecek deki hedef edilen noktalara ulaşmak için gerekli tercihler doğru şekilde tespit edilebilirse hedefler de o kadar gerçekçi olabilir.

Hayallerle yüzleşmenin mümkün olmadığı görülüyor, peki hedeflerle yüzleşmeye hazır olunabilir mi?

Cevabı yazılabildiğinde hazır olunacak!..

3 Eylül 2012 Pazartesi

Sensizlik, Sessizlik!

Misafirlerin geleceğini duyarak yalnız kalmak isteyerek, pantolonunu geçirip cüzdanı, anahtarını ve arabanın anahtarını bir telaş alıp evi bir zorunlulukla terk etmiş, arabaya doğru hızlı adımlarla ilerlerken misafirlerin sitenin dışında eve doğru yürüdüklerini görerek, kendide anlamadığı bir hızla arabaya bindi. Arabayı çalıştırdı geri geri gelirken arabanın arkasında bulunan bebek arabasına çarpmamak için ani bir fren ile irkildi ve arabayı çok sıkışık şekilde park eden diğer abaların arasından tere yağından kıl çeker gibi çıkardı. Site Kapısına yönelen misafirlerden haberi olmamışcasına yoluna devam ederek son anda görmüş gibi selam vermeden devam etti yoluna. Nereye gideceğini ne yapacağını bilemiyordu.

Birasını alıp boğazı görebileceği neredeyse hayatının büyük bir kısmın da birasını yudumladığı manzaraya indi. Sessizdi o gece banklarda tek tük yer vardı. Her zaman oturduğu boğazı manzarayı kaplayan ağaçların arasından daha rahat gördüğü bölgede ki ilk bankların dolu olması nedeniyle onlara yakın olan bir banka oturdu. Düşündü ne yapsam acaba!

Telefonunu çıkardı facebook a girmeye karar verdi. Bir anda gelen mesajları görünce içinde bir kıpırtı oluştu. O mesajı onun attığını düşünmüyordu, herhangi bir arkadaşından geldiğini düşündüğü 3 mesajı açtığında onun cevabını gördü, bir heyecan, bir kıpırtı sardı bedenini. Hemen açtı okudu ve moralinin bozuk olduğunu yurt dışından geldiği ve ayrıca evini taşıdığı için canı sıkkın olduğunu yazdığını görünce önce üzüldü. Hemen cevap vermek üzüntüsünü paylaşmak istedi ama o an paylaşmak istediğini belirtirse onun yanlış anlayacağını, zaten ona olan ilgisinden dolayı bunu bir fırsat gibi göreceğini düşünerek senin istemeyeceğini biliyorum ama canın sıkılırsa ve ihtiyacın olursa yanındayım, bana ulaşabilirsin, zaten artık taşındığın için evlerimiz de yakın dedi ve cevabı beklemeye koyuldu ama beklediği mesaj bir türlü gelmiyordu.

Birası bitiyor, tuvalet ihtiyacı geliyordu. Ve önce kuzenine mesaj attı evin boşalıp boşalmadığını merak ediyordu. Kuzeni aradı bize geldiğini söylemişsin annene neden yalan söyledin gelmedin bize peki! dedi. Açıklama yaptıktan sonra evin boşaldığını kuzeninden öğrendi. Doğrulamak için babasını aradı o da komşuya gittiklerini evin boşaldığını misafirlerin gittiğini söyleyince rahatladı. Arabasına atladı. Evin yolunu tuttu. Bir an biten birası aklına geldi ve yoldan geri döndü bira almak için. Birasını aldıktan sonra tekrar evin yolunu tuttu.

Evine geldiğin de arabanın radyosundan yükselen türkülerin eksik olduğu sessizlik karşıladı kendisini. Bu sessizlikten kurtulmalıydı, hemen bilgisayarını açıp biraları dolaba doldurduktan sonra tuvalet ihtiyacını giderdi. Bedeninin rahatlaması, ruhunun  aç olduğunu hatırlattı ve ruhunu huzura kavuşturmak için türkülerine kavuşacağı bilgisayarına koştu. Türküleriyle hasret giderince birasını özlediğini fark etti, dolaptan buz gibi birasını aldı ve kaldığı yerden devam etmek için sandalyesini kendine doğru çevirip oturduğun da bir şeyi unuttuğunu fark etti. Acaba ondan bir mesaj var mıydı, bir cevap yazmış olabilir miydi? Telaşla baktı ama bir cevap olamadığını gördü. O an gecenin bütün karanşığı üzerine çökmüştü sanki. Türkülerin esiri olarak beklemeye beklese de beklediği mesaj bir türlü gelmiyordu. Ama yine de o güzel gözleri tekrar görmek için bekliyordu, bekleyecekti. Gece sona eriyordu, biralar bitiyor, türküler daha fazla etkiliyordu ama o mesaj bir türlü gelmiyordu, ama beklemeye devam ediyordu.